gundelik hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gundelik hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Üşeniyorum Öyleyse Battım

Yalnız yaşamak değil de, koca bir şehirde meşgalesiz ve ıssız bir hayat sürmek ciddi bir enerji gerektiriyor. Bu enerji harcama şekli sürekli koşturmaktan bitap düşmek değil elbette. Daha çok izolasyonu kötü bir evin tüm ısıyı havaya savurması gibi sabit durarak yapılan bir enerji harcama türü. Ayda 3-5 kalem iş yapıp kalan zamanda da sürekli birşeylere hazırlanma gereği, hele de insan öyle ahım şahım bir disiplin duygusu olmayanlar için, sabah 9- akşam 5 mesaisinden daha yorucu olabiliyor. Her an mahmurluğa kurban gidebilecek kırılgan bir düzen yaratmayı ve ayakta tutmayı başaramayınca ipin ucu öyle bir kaçıyor ki toparlayabilene aşkolsun. Bir gün üşen, iki gün üşen derken gözünü bir açıyorsun ki bilgisayar önünde saksı bitkisi haline gelmişsin, günün kalanı da uykuda geçmeye başlamış. Sonuçta 2-3 haftayı uykuda, 3-5 ayı anlamsızca bilgisayar başında, 1-2 seneyi boşlukta geçirmek hayatın genelinde kalıcı bir hasar bırakmıyor ama bir zaman diliminin “harcanmış” olduğunu hissetmek ertesi günün motivasyonunu çürütüyor. Burada harcanma kavramı kişisine göre işsiz olmak, planlanan bir şeyi yapamamak, işe gitmek, okulu uzatmak gibi çeşitli şekiller alabilir tabi. Benim için de bu harcamanın en temel karşılığı öğlen civarı uyanıp evde boş boş televizyon izlemek, dışarı çıkmaya üşenmek, yapmayı planladığım her şeyi ertelemek ve uyku bastırana kadar baş ağrısı ve mide bulantısına rağmen inatla internette gezinmek.

İşte bu döngüye geçince geri dönüşün ne kadar zor olduğunu tecrübeyle idrak ettiğim için bu aralar hayatımı düzene sokmak ve güzelleştirmek için elimden geleni ardıma koymuyorum. Normalde kaale almadığım ufak mutluluk alanlarını değerlendirmeye başladım. Örneğin yemek yemek. “Yemek için yaşama, yaşamak için ye” mantığımla nam salmış bir insan olarak, internetten fırın mücver tarifi aramış olmam her halde beni tanıyan herkesin durumun vehametini anlamasını sağlayacaktır. Konserdir, festivaldir artık elde organize etkinlikler adına ne varsa fazla kurcalamadan takip ediyor, evden olabildiğince sık çıkmak için her nevi bahaneyi değerlendiriyorum. Ama sanırım tek başına antreman yapmaya motive olmak en zor iş. Ankara’da bile 3 kere “Sabah 9’da salonda” diye anlaşıp en fazla birinde o da öğlen civarı antreman yapmaya alışmışmışım, dürtükleyen de olmayınca ertelemenin sonu gelmiyor. Sonuçta üşengeçlik yalnız yenilmesi zor bir şey, burası da yalnız bir memleket. Ama hiçbir zorlama olmadan bir hayatı ayakta tutmaya çalışmanın da kendine göre bir zevki var.

Boş zamanlarımı nereye yatırsam?

Boş zaman, zamanın en güzel hali aslında. İnternette gezin, televizyon izle, çizgiroman karıştır, ne istiyorsan onu yap. Ama kazın ayağı öyle değil. Nedense illa "değerlendirilmesi" gerekiyor bu nadide boşlukların. Vazo gibi birşey, boşken insanın gözüne batıyor. Rahat olmam gerekirken gerildikçe geriliyorum, gerildikçe kendimi kısıtlıyorum, kendimi kısıtladıkça bırak yapmak istediklerimi, yapmam gerekenleri bile yapamaz hale geliyorum. Ortada zorlama bir üretkenlik endişesi var. İlla elle tutulur birşeyler yapılacak. İyi de canım kardeşim ben öğrenciyim, hem de bu sene zaten sevdiğim ve ilgilendiğim bir alandayım. Ortalama bir öğrenci olarak ta zamanımın neredeyse tamamı boş. İlgimi çeken şeylerin peşinde zaten düzenli olarak senelerdir koştuğum için onlar da pek vakit almıyor. Ailemden ve arkadaşlarımdan da uzaktayım. Gündelik ritüellerimin de çoğu Ankara'da kaldı. Spor yapayım, form tutayım desen onun da doğal bir sınırı var. Kitap oku demekle de iş bitmiyor. Sonuçta sosyalciyim, ki bu da yaptığım başlıca işin ne bulsam okumak olması anlamına geliyor. E okumanın da fiziksel sınırları var. Yemek, televizyon ve uykuyla da aram olmadığına göre ben ne yapacağım bu kadar boşluğu?

Aslında olay küçüklükten kalma toplumsal bir beyin yıkamanın gözden kaçan bir ayağı. Vakit kıymetli birşey, öyle öğretildi. En favori ilkokul sorularından biri değil miydi: "Boş zamanlarında ne yaparsın?" Cevabı da öyle "Bahçeye çıkar otururum, bulutlara bakar hayal kurarım" falan olmamalı bu sorunun. Ne o öyle?! Boş oturulur mu hiç. Ne kadar banal. Geliştir kendini, geliştir, geliştir.

Klasik ütopyalarda bile aynı sorun var. Misal Thomas More'dan başlayarak çoğu demiş, insanlar günde 6-7 saat çalışsın diye. Ama çıkıp bir allahın kulu da "kalan zamanda kağıt oynasınlar, geyik çevirsinler, manzara izlesinler" dememiş, onun yerine "kalan zamanda herkes kendini ilime bilime versin. İlerledikçe ilerleyelim." fikri hakim.

Bunun sorumlusu protestan ahlakı desem o da değil. Komünistinden liberaline kadar herkeste bir "daha fazla, daha ileri, daha çok" merakı var. Hatta "dünya işlerine çok kapılmamalı, kendimizi ilahiyata vermeliyiz" anlayışına sahip dinlerin de durumu temelde pek farklı değil. Bu anlayışa göre de insanlar boş zamanlarında ibadet edip geleceğine (öbür dünya) yatırım yapıyor. E sonuçta maddi de olsa manevi de olsa yatırım yatırımdır.

Bu sürekli üretim takıntısı, bu günlerde arttıkça artan "verimlilik" ile birlikte düşünülünce durumun vehameti artıyor. Verimlilik arttıkça aynı işi yapmaya daha az vakit, daha az emek ve daha az kaynak harcanıyor (en azından teoride) bu da daha fazla boş zaman demek. Boş zaman değerlendirme faaliyetlerinden bir çoğu eninde sonunda tüketimle bağlantılı. Hele insanın maymun iştahlılığı da işin içine girince, 3 ayda bir hobi değiştiren bir güruh ve az kullanılmış eşya dağları ortaya çıkıyor. Bir yandan hizmet sektörü, bir yandan üretim sektörü şiştikçe şişiyor.

Aceba hiç "yapmalıyım, değerlendirmeliyim, gelişmeliyim" zorlaması olmasa ne olur? Herkes evinde ıvır zıvır televizyon programları izleyip abur cubur yiyerek obez mi olur? Peki bu kadar zorlama arasında sonuç farklı mı?

Merak insanın doğasında zaten var. İnsan ilgisini çeken birşey buldu mu zaten yemeyip içmeyip peşinden koşturacak. Otomatikman kendini geliştirecek, bir amaç edinecek, kendine ait bir dünya yaratacak. Dahası bunu sadece canı istediği için yaptığında, ortaya çıkan işler daha yaratıcı, daha özgür olacak. Hele bir de "yarışma dürtüsünü" yenip kendini başkalarıyla kıyaslamazsa dört başı mamur bir tatmin yaşayacak.

Perhiz ve Lahana Turşusu

Kişisel tanışıklığım olanların da etkisiyle kafamdaki "vejetaryen" imajı, güzel yemek yapmak, gurmelik, dünya mutfaklarına meraklı olmak gibi özellikleri de içerirdi. Ta ki, buraya gelene kadar. Bildiğiniz gibi İngiltere, eski kıtanın gayet eski yerleşim birimlerinden biri olmasına rağmen bir "mutfak" geliştirememesiyle meşhur. Yemek yapma anlayışı, buzdolabında ne varsa tespiye boca edip, fırına sürmekten ibaret bir coğrafyanın vejetaryenları da bir acaip oluyor doğal olarak. Temelde makarnayla beslenmeleri, meyveden haz etmemeleri, en uyduruk sebze yemeğinin bile altından kalkamamaları ve bakliyatların nasıl pişirileceğini bilmemeleri bir derece de, bunların vejetaryenlik anlayışları da bir tuhaf.

Ben en iyisi bu noktada lafı dolandırmadan sizi iki Britanya veggie'sinin beyatanlarıyla başbaşa bırakayım:

a) -Vejetaryen'im ama bacon'ın tadı çok güzel. Bacon yiyorum ama et yemiyorum. (Bacon bildiğimiz pastırmanın domuz versiyonu oluyor)

b) -Kahvaltıda yumurta yemeyi çok seviyorum.
-Sen vegan değil miydin?
-E ama yumurta süt ürünü değil ki!

İkinci El

İkinci el eşyaları oldum olası sevmişimdir. Montaj bantlarından gıcır gıcır çıkmış, her tarafı kalite kontrolden geçmiş, damgalanmış, yan tarafındaki benzerinden hiç bir farkı olmayan birinci el eşyalardan daha farklı bir duruşları vardır. Sizden önce kullanan kişi orasını burasını örselemiş, yıpratmış, bir nevi o eşyaya kendi yaşam tarzını yansıtan bir karakter kazandırmıştır. Hemen hiçbir yeri kitapta yazdığı gibi çalışmaz. Emek vermeniz, zaman harcamanız ve püf noktalarını çözmeniz gerekir. Sonunda da eşyanızla birbirinizin suyuna gitmeyi öğrenir, seviyeli bir ilişki kurarsınız. Zaten gözden kaçan yıpranmalar nedeniyle ömürleri de pek kestirilemez bunların, bir anda elinizde kalınca sinirlenmeyle duygusallaşma arası bir ruh haline girersiniz.

Katalog Aileleri

Benim bildiğim Noel, Yılbaşından 1 hafta kadar önce olur ama burada şimdiden ortada ren geyikleri ve noel babalar dolaşıyor. Her dükkanda elinize, "gözü dönmüş, kendinden geçmiş velet" resimleriyle dolu hediye katalogları tutuşturuluyor. Genellikle filmlerde dizilerde, ortalama Amerikan ailesinin değerlerini kafamıza kakar halde görmeye alıştığmız anne, baba ve çocuklar Christmas döneminde bambaşka bir portre çiziyorlar: Alınan oyuncağı beğenmediği için cinnet geçiren küçük kız, çeyrek krat pırlanta için kocasına histerik şekilde cilve yapan kadın, action-men'leriyle patolojik bir ilişki geliştiren delirmiş erkek evlat ve ailesini hediyeye boğmanın haklı gururunu yaşayan kahraman aile babası gibi.
Yani aslen karakterlerin temel foksyonları aynı: anne domestik, baba hegemon, kızlar annelerini, oğlanlar babalarını taklit ediyor. Zaten hediye önerileri de bu şablona uyacak şekilde düşünülmüş. Anne yeni konserve açacağıyla mutfakta harikalar yaratacak, baba ev içi tamiratlarla oyalanacak, çocuklar zaten son moda oyuncaklarıyla boğuşmakla meşgul. Bunlar zaten orta sınıf batılı ailenin hergün yaptığı varsayılan şeyler. Ama şablon aile üyelerimiz her nedense tüketimin çoştuğu christmas, sevgililer günü, anneler günü, babalar günü, kabotaj bayramı, yerli malı haftası gibi önemli gün ve haftalarda ilginç mimikler ediniyorlar. Özellikle 8-12 yaş arası çocuklar katalog sayfalarından "bana Bratz bebeği veya bisiklet falan almazsan "ben pokemonum" diye bağırarak kendimi camdan aşağı atarım" dersecine cins cins bakıyorlar. Diğer bir dikkate değer nokta ise yaş büyüdükçe yapılan duygu sömürüsünün daha sofistike bir hal alması. 35 yaş üzeri kadınlar, özellikle mücevherleriyle oynarken, yan sayfaya alenen kaş göz ediyor. Yan sayfadaki aynı yaş grubu, sarışın, ortaboylu, kravatlı, beylerse bu bayanlara klark çekerek karşılık veriyor.
Tabi bu kalıplar kataloğu çıkartan dükkanın genel imajına göre farklılık gösterebiliyor ama altmetin hep aynı: katalog size parasını verdiğiniz ürünün yanında alacağınız tepkiyi de garanti ediyor. Yerseniz!

Back to Home Back to Top FARLİMAS. Theme ligneous by pure-essence.net. Bloggerized by Chica Blogger.