gocmenlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gocmenlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Üşeniyorum Öyleyse Battım

Yalnız yaşamak değil de, koca bir şehirde meşgalesiz ve ıssız bir hayat sürmek ciddi bir enerji gerektiriyor. Bu enerji harcama şekli sürekli koşturmaktan bitap düşmek değil elbette. Daha çok izolasyonu kötü bir evin tüm ısıyı havaya savurması gibi sabit durarak yapılan bir enerji harcama türü. Ayda 3-5 kalem iş yapıp kalan zamanda da sürekli birşeylere hazırlanma gereği, hele de insan öyle ahım şahım bir disiplin duygusu olmayanlar için, sabah 9- akşam 5 mesaisinden daha yorucu olabiliyor. Her an mahmurluğa kurban gidebilecek kırılgan bir düzen yaratmayı ve ayakta tutmayı başaramayınca ipin ucu öyle bir kaçıyor ki toparlayabilene aşkolsun. Bir gün üşen, iki gün üşen derken gözünü bir açıyorsun ki bilgisayar önünde saksı bitkisi haline gelmişsin, günün kalanı da uykuda geçmeye başlamış. Sonuçta 2-3 haftayı uykuda, 3-5 ayı anlamsızca bilgisayar başında, 1-2 seneyi boşlukta geçirmek hayatın genelinde kalıcı bir hasar bırakmıyor ama bir zaman diliminin “harcanmış” olduğunu hissetmek ertesi günün motivasyonunu çürütüyor. Burada harcanma kavramı kişisine göre işsiz olmak, planlanan bir şeyi yapamamak, işe gitmek, okulu uzatmak gibi çeşitli şekiller alabilir tabi. Benim için de bu harcamanın en temel karşılığı öğlen civarı uyanıp evde boş boş televizyon izlemek, dışarı çıkmaya üşenmek, yapmayı planladığım her şeyi ertelemek ve uyku bastırana kadar baş ağrısı ve mide bulantısına rağmen inatla internette gezinmek.

İşte bu döngüye geçince geri dönüşün ne kadar zor olduğunu tecrübeyle idrak ettiğim için bu aralar hayatımı düzene sokmak ve güzelleştirmek için elimden geleni ardıma koymuyorum. Normalde kaale almadığım ufak mutluluk alanlarını değerlendirmeye başladım. Örneğin yemek yemek. “Yemek için yaşama, yaşamak için ye” mantığımla nam salmış bir insan olarak, internetten fırın mücver tarifi aramış olmam her halde beni tanıyan herkesin durumun vehametini anlamasını sağlayacaktır. Konserdir, festivaldir artık elde organize etkinlikler adına ne varsa fazla kurcalamadan takip ediyor, evden olabildiğince sık çıkmak için her nevi bahaneyi değerlendiriyorum. Ama sanırım tek başına antreman yapmaya motive olmak en zor iş. Ankara’da bile 3 kere “Sabah 9’da salonda” diye anlaşıp en fazla birinde o da öğlen civarı antreman yapmaya alışmışmışım, dürtükleyen de olmayınca ertelemenin sonu gelmiyor. Sonuçta üşengeçlik yalnız yenilmesi zor bir şey, burası da yalnız bir memleket. Ama hiçbir zorlama olmadan bir hayatı ayakta tutmaya çalışmanın da kendine göre bir zevki var.


Son bir haftam Londra’nin kurtlar sofrasi emlak piyasasinda, 4-5 hafta kalacak cüzi fiyatli bir oda aramakla geçti. Noel ve yılbaşı dolayısıyla cümle ahalinin büyük şehre göç ettiği bu en olmaz zamanda ev aramanın ne denli büyük bir gaflet olduğunu ilk yarım saatte fark ettiysem de artik ok yaydan çıkmış, eşyalar paketlenmeye başlamıştı.

Muhtelif rivayetlere gore vaktiyle, Londra’da maddi durumu çök kötü olmasa da pek çok kişi, ek gelir olsun diye, yalnız kalmamak için ya da sadece oda bos kalmasın diye evlerindeki boş odaları kiraya verirmiş. Ama kulaktan kulağa abartılarak dolaşan “kötü kiracı” hikayelerinin de etkisiyle artık çok zorda kalmadıkça kimse oda kiralamaz olmuş. İlla kiralayacaksa da bilmemkac aylık depozit, ikametgah il muhaberi, temiz kağıdı, 6 vesikalık fotoğraf, banka hesap cüzdanı, çalışma ve oturma izni, vize fotokopisi……… artık aklınıza ne gelirse istemeye başlamış. En önemlisi de kontratlar en az 6 aylık yapılmaya başlanmış. Bu gelişmelerin ceremesini çekmek te ben ve benim gibi kısa sure kalacak yere ihtiyacı olan, öğrenci bütçeli gençlere düşüyor tabi. Aslında altı üstü bir oda, evlerin coğu zaten iki katlı, üst kata atıyorsun eşyaları bitiyor diye düşünebilirsiniz. Ben de öyle düşünmüştüm. Ama kazın ayağı farklı. 4-5 haftalık bir yer bakacaksanız eliniz mahkum internetten bulacaksınız. Malum internet te kazıkçı yuvası. Apartman dairesini ev diye yutturmaya calışanlardan, tek kişilik oda diye sizi tava getirip pazarlığın son safhasında “biraz daha yerleşince o odaya bir yatak daha koyup ikinci bir kiracı alırız” diyenlere (“Nasıl yani?” diye kükreyince de “Ayol ne olacak, yatağınız, dolabınız ayrı. Ne zararı olacak? İki kız gül gibi geçinir gidersiniz” diyip yüzsüzce sırıtıyor hatta bu kişiler), mutfağın ortasına suntadan duvar dikip bir yatak sığacak kadar iki odacık yaratıp fahiş kiralar isteyenlere kadar ne arasanız var. Bu üç örnek sadece benim karşılaştıklarım. İşin bir de internet tarafından mekanik kazıklanma boyutu var. Bu sanal kazıkçı emlakçılar, yarım saat keyfinize gore bir yer arayıp, son anda ev sahibinin telefonu için dünyanın parasını talep edebilirler hiç belli olmaz. Biraz da sabırsız olunca (benim gibi) delirip tüm numaraları teker teker aramaya, akabinde de adını bile bilmediğiniz alakasız bir muhite neşe içinde taşınabilirsiniz. Bu noktada hali hazırda delirmiş olduğunuz için, evin özellikleri, evi paylaşacağınız kişiler gibi detaylara pek dikkat etmeyeceğinizden bu fasıl piyango gibi. Bahtınıza ne çıkarsa. Garanti ediyorum en istemediğiniz şeylerden en az biriyle karşılaşacaksınız. Köpek sevmiyorsanız kopek, sessizlik istiyorsanız gürültücü komşular veya çocuklarla aranız yoksa (benim gibi) 4 çocuklu bir ailenin yanı. Eh artık, ne demişler sayılı gün çabuk geçer. Ben de 4 sene yalnız yaşamış bir insan olarak en kısa zamanda kendi banyom ve mutfağım olan bir mekana taşınmanın hayalini kuruyorum. Yeni yıldan talebim; cem-i cümlemize mutluluk, sağlık, huzur getirirken ek olarak bana bir ev, bir iş, bir de doktora kabulü getirsin.

Elini indir arkadaşım!

20 gün diye gidip 3 buçuk ay kaldığım yavru vatan TC'den sonunda ayrılarak bir kez daha Londra'ya geldim. Hatta bu sefer galiba yerleşmeye geldim. "Hayat kurmalıyım, bir balta bulup sap olmalıyım" ruh halinden midir nedir bu sefer etrafıma daha bir dikkatli bakmiş olmalıyım ki önceden dikkatimi çekmeyen bazi şeylere takıldım. Örneğin burada her köşe başında "lütfen görevlilere küfretmeyiniz ve saldırmayınız" meali bir kısım uyarılar bulunuyor. Eğer biri sizi bu kadar alakasız birşeyi yapmamanız icin uyarıyorsa dikkatli olmakta fayda var. Zira bunu izleyen birkaç dakika içerisinde kendinizi yasaklanmış eylemi yapmak icin dayanılmaz bir istek duyacağınız bir durumda bulacağınız kesindir. Artik bahtiniza metro bileti kesen ksenofobik ex-göçmen mi, "yeterince bağırırsam bu sefer kesin anlaşacağız" düşüncesiyle çığrışan görevliler mi düşer bilemem ama kesin birşeyler olacaktır. En iyi ihtimalle birine bir şey sorduğunuzda aldığınız cevabı mütehakkip yeni bir soru soracak ve muhatabınız ilk safhadaki soruda takılı kaldığından artık miyadını doldurmuş bir cevabı kelimelerin üzerine hunharca abanarak defalarca tekrarlayacaktır. Tüm bu durumların değişmez eşlikçisi de bir kısım anlamsız el kol hareketleridir. İste o an aklınıza önce bir söz gelir, sonra da 2 metre aralıklarla dağları taşları istila etmiş uyarı levhaları. Susmaya, göçmenliğin alamet-i farikasi anlamsız ve bıkkın bir sırıtışı yüzünüze yerleştirmeye karar verirsiniz. Sonra açarsınız bilgisayarı, söyleyemediğiniz o lafı ekrana karalarsınız:

ÖNCE O ELİNİ İNDİR ARKADAŞIM!!!!!

Lise kavgalarında parmak sallayarak "çıkışta bekleyenler"e, dolmuşçuyla polemiğe girenlere, iş mülakatında eline diline hakim olamayıp çıkışta bakkaldan birayla beyaz leblebi alanlara selam ederim. Elinize, dilinize, belinize hakim günler dilerim.

İsmen ve Cismen Asimilasyon

Yabancı bir ülkeye gelirken adaptasyonla asimilasyon kavramlarından hangisine yakın durulacağı, ideal şartlar altında, bir tercih meselesidir. Buraya gelmeden, kendi bakış açımın da etkisiyle çoğu yabancının "beğendiğimi alayım, beğenmediğimi bırakayım" tarzı seçmeci bir adaptasyonla yetinmek isteyeceğini düşünmüştüm. Gel gör ki, başta Asya'lılar olmak üzere pek çok kişi, iki kültür arasıda bir uzlaşma noktası bulmaya çalışmayı, kendini memleketinde asimile edip geliyor. (Eklemeden geçemeyeceğim, bu tavra Afrikalılar ve Orta doğulularda henüz rastlamadım. Nedendir bilmem, ama takdir ederim.) Bunun en uç noktası da kendi isimleri yerine en klişesinden birer İngilizce isim edinmeleri. Bu akımda da başı Asyalılar çekiyor. Mesela ilk dönem bizim katta adının Ben olduğunu söyleyen bir Vietmanlı vardı. Kendisi tüm ısrarlarımıza rağmen gerçek adını söylemedi.

Zaten Türkiye'de bile yamuk yumuk telaffuz edilen adımın son aylarda, dili dönmeyen bir tanıdık güruhu tarafından mundar edilmesinden kelli, isim konusunun ne kadar komik durumlara yol açtığının ben de farkındayım. Gene de insanın ismi kadar ayrılmaz bir parçasını sırf başkaları kolay söylesin diye bu kadar hevesle değiştirmesine akıl sır erdiremiyorum. İyi de olsa, kötü de olsa isim insanın çok kişisel bir parçası. Hatta bazı uygarlıklar ismin büyülü bir gücü olduğuna inanarak gerçek isimle gündelik hayatta kullanılan ismi ayırmışlar, gerçek ismi bilindiğinde cin peri taifesinin kontrol altına alınacağını bile iddia etmişler. "Beni X diye çağırın" demek temelde kişisel bir tercih olsa bile, doğma büyüme uzak doğulu adamlardan Ben, John, Peter gibi isimler duymak bende istemsiz bir sinir bozukluğuna yol açıyor.

Aslında isim değişikliği olayın sadece ufak bir kesiti. Asıl motivasyon gerçekten bir John, bir Peter olmak, olamazsa bile kendini kandırmak. Sonuçta herkes farkında o "Ben Asya'lıyım, Güney Amerikalıyım" diye bas bas bağıran yüz ve vücut tipi yerinde dururken isim değiştirmekle olmayacağının. Zaten bu hevesin sonu da yok. İsmini değiştirmekle başlıyor, badem göz ameliyatlarıyla devam ediyor, teninin rengini kimyasallarla 2 ton açmaya çalışırken kanser olmamayı becerenler maceralarını abartarak sürdürüyor. Tabi bu absürdlüklerin benim çevremde çok olmasının nedenlerinden biri de, İngiliz üniversitelerinin global kaymak tabaka arasında çok revaçta olması. Avrupa Birliği vatandaşlarından nispeten makul ücretler talep eden okullar yabancı öğrencilerden anormal harçlar alıyor. Bu da özellikle lisans bölümlerinde bir Nişantaşı, bir Bağdat caddesi tadı yakalanmasına yol açıyor. Globalleşmenin etkisiyle kendi memleketi standartlarından koparak gitgide birbirine benzemeye başlayan çeşitli ülkelerin kaymak çocukları da hazır Avrupa'ya kapağı atmışken iyice "özüne" dönme hevesine kapılıyor. Bu güruhun ortak kodları artık neredeyse her ülkede bulunan Starbucks, bilmemne marka tekstil ürünü, CNBC-e dizileri gibi ufak ayrıntılarda gizli. Mesela CNBC-e dizilerini ele alalım: Bütün bir dünya aynı şeyi izlerken yaklaşık aynı duygulara kapılıyorsa bunun 2 açıklaması olabilir. Ya ortada insan doğasına mükemmelen hitap eden bir başyapıt vardır ki CNBC-e dizilerinin bu kategoriye girmediği aşikardır. Ya da, "uzakta bir yerlerdeki kaliteli insanlar topluluğuna" ait olduğunu hissetmeye kararlı, uluslarüstü bir insan gürühunun tamamına hitap edecek kodları barındıran, akmaz kokmaz yavan bir mizah yapılıyordur. Ufacık tefecik bir ayrıntı gibi gözükse de CNBC-e dizileri sınırlarını aşarak 17-25 yaş arası kaymak çocukların ortak dilini oluşturmaya başladı. Kendi memleketinin "kalitesiz avam"ından kaçıp Avrupa'ya Amerika'ya sığınan, apolitik veletler topluluğu, tanışır tanışmaz coupling muhabbeti yapabiliyorlar. Starbuck'larda kahve içebiliyorlar. İşe girer girmez Ally Mac Beal klonuna dönüşebiliyorlar. Ve en önemlisi o güdük beyinleriyle sadece bu saçmalıkları yaparak tatmin de olabiliyorlar.

İşin garip tarafı Starbucks, CNBC-e gibi düzey göstergelerinin Avrupa ve Amrika'da avama ait olarak kabul görmesi. Yani ortada çocuklarına piyano dersi aldırarak sosyeteye girmeye çalışan küçük burjuva ezikliği de mevcut. Hoş Avrupa'nın kaymağıyla Asya'nın kaymağı aynı bozuk sütten karılsa ne fark ederdi. Gene de bu sınıf atlama çırpınışlarının kendi içinde de bu şekilde bir çelişki barındırıyor olması ironik.

havasına suyuna

Eğer İngiltere'nin sisli havasından bile daha sıkıntılı bir ruh haliyle sokakta dolaşıyorken, birileri yanınıza gelip "naber? benim adım... " diye konusmaya başlarsa ve bunu size yiyecek gibi bakmadan yaparsa kesinlikle Akdenizlidir. Eğer siz de Akdeniz'liyseniz vasati 5 dakika içinde can ciğer kuzu sarması olabilir, ertesi gün kendinizi 10 farklı memleketin vatandaşlarından müteşekkil bir grupla eğlenirken bulabilir ve hatta içlerinden biriyle hemşeri falan da çıkabilirsiniz. Yalnızlıktan delireceğinizi düşünürken bir anda neşelenir, "Hayat güzel aslında" dersiniz. Hayat garip, hayat işgüzar, insan eşşeğini haybedip bulduruyor mütamadiyen. Ve gene de güzel.....

Beklenmedik Sosyalleşmeler

Christmas etkinliklerinin alıp başını gittiği Avrupa semalarından tekrar merhaba. İki aydır mutfakta selamlaşmakla yetindiğim yurt arkadaslarıyla, son günlerde Noel münasebetiyle can ciğer kuzu sarması olmuş durumdayız. Ben de, üniversite hayatı boyunca tüm milli ve dini bayramları (ve hatta okul döneminin de önemli bir kısmını) dağda geçiren bir insan olarak Noel'in bir kaynaşma vesilesi olmasına şaşırsam da, gelişmelerin tadını çıkarmaktan geri durmuyorum.
Dillere destan yurt partimiz bundan 10 gün kadar önce "Hediye çekilişi yapalım. herkes birbirine birşeyler alsın ama kimse kimin ismini çektiğini söylemesin" fikrinin ortaya atılmasıyla başladı. Hediye çekilişi her ne kadar ilkokuldan beri alışmış olduğumuz bir kavramsa da burada beklediğimden iyi sonuç verdi. Takdir edersiniz ki; 20'sini geçmiş insanlar olarak artık ilkokuldaki gibi bakkaldan alınma tükenmez kalemi cross kalem kutusuna koyup birbirimizi kazıklamamız pek olası değil. Bu nedenle son 10 gündür uygun bir hediye alma amacıyla herkes birbirinin hobilerini, giyim zevkini, mantalitesini falan öğrenmek için ciddi bir gayret gösterdi. Topluca şehre inip dükkan gezmeler, gereksiz bahanelerle birbirimizin odasına göz atmalar derken birbirimizi tanıma fırsatı bulduk. (Bir kısım zübükzadelerin "pahalı hediye kulisleri" de olmadı değil ama o kadarı da olacak artık.)
Hediye faslından sonra bir diğer kutlama klasiği olan "herkes kendi yöresinin yemeğini yapsın" faslına geçildi. 7 kişilik katımızın 6 milletten adam barındırması sebebiyle bu fasıl özellikle pek şenlikli geçti. Benim revani ve mozaik pasta ile Türk spesiyallerini temsil ettiğim geceye Belçikalı ve İngiliz bacılarımız da çikolatalı kekle katıldılar. Mutfak bilgileri fırına pizza sürmekten ibaret olan erkekler ise kendi mamleketlerinden birer kız bulup ona yemek yaptırma yoluna gittiler. Mutfağımızın beklenmedik ziyaretçilerle dolup taştığı bu dönemde bir ara ben bile Vietnamlı kızlarla pirinç dolması (spring roll) sardım. Memleketlisinin işi çıkması nedeniyle bildiği en kolay yemeği yapmaya karar veren bir başka oda arkadaşı ise "menemen" yapıp Çin yemeği olduğunu iddia etti. İngiliz oda arkadaşlarından erkek olanı, evsahibi psikolojisiyle alışverişi üstlendi. Brezilyalı oda arkadaşı ise yapılan yemeklere yan yan bakıp dünya kupası fikstürü hazırlamakla ve gece boyunca futbol eksperliği yapmakla yetindi.
Tüm bu hazırlıklardan sonra dün gece 8 buçuk sularında, İngiliz eğlencelerinden örnekler sunulan parti başladı. Aktivitelerden bazılarını örneklemek gerekirse:
a) Kim kimi ne kadar tanıyor testi: Organizasyondan sorumlu bacılarımız sağolsunlar "X'in annesinin adı ne?", "Y hangi bölüme gidiyor?", "Z kaç kardeş?" gibi sorular hazırlamışlar. Bunları yanıtlamaya çalışırken birbirimizi tanıma fırsatı bulduk.
b) Hediye paketi açmaca: Bu oyunda ortada bir tane kat kat sarılmış hediye paketi var. Müzikle birlikte paket elden ele dolaşmaya başlıyor. Müzik durunca paket kimin elindeyse o kişi en üstteki kagıt katmanını açıyor ve bir alttaki katmanda duran bir post-it'te yazılanları yapıyor. Bizzat benim de bir adet bira fondiplemek durumunda kaldığım oyunda, "yanında oturanın kirli çorabından bira içmek", "5 kaşık şekerli kurufasulye (baked beans) yemek" gibi beterin beteri cezalar vardı. Söylemeden geçemeyeceğim, bu baked beans İngilizlerin favori gıdalarından. Kendileri bunu günde 3 öğün bayıla bayıla yiyorlar. Ama, İngiliz olmayanlar için cidden en beter cezalardan biri oluyor kaşık kaşık baked beans yemek.
c) Dünya kupası tahminleri: Aslında bu kısım hiç hesapta yoktu ama bir ara heves edip hepimiz birer fikstür doldurduk. Benim tahminim finalde Portekiz'le Almanya eşleşecek.
Akabinde odalardan birine doluşup film izlediğimiz gece dürüst olmak gerekirse beklediğimden çok daha eğlenceli geçti. En önemlisi de bugün odaca daha bir samimiyiz ve bu da yurt hayatımın daha iyi geçecek olması demek. Salı gecesi de sınıftakilerle toplanıyoruz. Umarım o da bu kadar hoş olur.
Son olarak, organizasyonda emeği geçen tüm oda arkadaşlarıma ve kızını ziyarete gelirken arabanın bagajını ağzına kadar bira dolduran (hem de en ala Belçika birası!) Karen'in babasına teşekkür eder bunu okuyan herkesin gözlerinden öperim.

ORTAMLAR

Ne zaman bir yurt dışı muhabbeti açılsa, "ay parti ortamları falan, süperdir oralar şimdi" cinsi laflar geçer. Söz konusu ortamlara sürekli özenilmesine, "Avrupa ayol, bildiğiniz gibi değil" geyikleri çevrilmesine rağmen kimsenin bahsi geçen "ortam"ların net bir tanımını yapamaması da ilginçtir. Zihinlerde tepinme, alkol tüketme, cilveleşme, eğlenme, sabaha kadar disko bar gibi türlü çeşitli çağrışımlara yol açan bu "ortam" lafı net bir tanımı yapılamadığı için mitolojik bir kavram olarak genç dimağların hayallerini süslenmeye devam etmektedir. Ben de bu noktada "ortamlar"ı yerinde görmüş bir insan olarak duruma müdehale ederek bazı konulara açıklık getirmek istiyorum:

Yurtdısından gelenlerin hikayelerine, "aktık ortamlara" laflarına inanmadan once iki kere düşünün. Çünkü gerçek şu ki orada da burada da insanlar günün çoğunu internette, televizyon başında veya uyuklayarak geçiriyor, ülkelerine dönünce de tanıdıklarının beklentilerini boşa çıkarmamak için, gerçekten yaşadıklarının gerçekçi bir tablosunu çizmek yerine prim yapacagını dusundugu anektodları sıralamaya baslıyor. Ayrıca sizin bilmemnereye giden arkadaşınızın çok eğleniyor olması Avrupa'yı ya da Amerika'yı daha eğlenceli bir mekan yapmaz. Muhtemelen o arkadaşınızın bu kadar mutlu olmasının nedenleri arasında, ilk defa evden ayrılmak, geçmişte bol miktarda ders çalışmış olmak, ilk defa gece hayatına entegre olmak, ilk defa yurtdışına çıkmış olmak ya da basitçe eğleneceğinden emin olarak yola çıkmak (beklenti oluşu hızlandırır) gibi faktörler de etkilidir. Zaten bence Türkiye gibi iyinin de kötünün de uçlarda yaşandığı kaotik bir memlekette üniversite hayatını serserilikle geçirenlerin buraya gelip de, geceyarısı kapanan uyduruk publarda, dandik müzikler eşliğinde iki bira içip, yarım saat tepinip "acaip eğlenmesi" pek olası değildir.

Aynı şekilde "İtalyanlar, İspanyollar çok neşeli adamlar, biliyorlar canım eğlenmeyi, Türkler gibi değiller" demeden önce de önyargılarınızı bir kez daha gözden geçirmenizi öneriyorum. Aceba Ankara'nın göbeğinde bir Türk erkeği aynı gereksiz esprileri yapsa, ilgi çekmek için pistin ortasında 80'li yıllardan fırlamış gibi tepinse onu da bu kadar sevimli bulur muydunuz? Ha derseniz ki, "Bana Türkçe olarak laf attıklarında irite oluyorum ama anlamadığım bir lisanda asılınınca çok sevimli buluyorum" ona zaten diyecek laf bulamıyorum. Ayrıca "sıcak kanlı Akdeniz insanı" imajına kapılırken unutmayınız ki Türkiye, Akdenizin orta yerindedir. Bunun yanı sıra, insanların sarışın olması kara kuru esmer tipleri hasretle beklemelerini gerektirmez. Eninde sonunda yabancısınız ve bulunduğunuz memleketin yerlisine en fazla otantik gelebilirsiniz.

Yani demem o ki ortam ortam diye başımın etini yediniz. Ama sonucta parti dediğimiz de acaip kıyafetler giymiş bir grup adam, uyduruk müzikler, bir fıçı biradan ibaret. Kültürel emperyalizmin yan ürünü olarak tek tipleşen eğlence anlayışı artık dünyanın her yerinde ya yüksek volümlü müzik eşliğinde tepinmektan ya da loş ışıklı bar köşelerinde bir masanın etrafına doluşup geyik çevirmekten ibaret. Tabi ki, her ikisi de güzel şeyler ama sadece sizinle aynı frekanstaki arkadaşlarla birlikteyseniz!

Sonuç olarak; insan için(ya da en azından benim için) içkiden müzikten evvel muhabbet geliyor. Bilmemne ülkesinin en ücra köyünde yıkık dökük bir evin önünde kankalarınızla cekirdek çitlerken aldığınız keyfin kıymetini bilin. Çünkü en civcivle eğlence mekanında pek de sevmediğiniz insanlarla beraberken ya da yalnızken asla aynı tadı yakalayamayacaksınız. Mutluluğu uzaklarda aramayın, size telefon defterinizin tozlu bir sayfası kadar yakın olabilir.

Back to Home Back to Top FARLİMAS. Theme ligneous by pure-essence.net. Bloggerized by Chica Blogger.