londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hadi kızım yandan yandan yandan

Londra'da ilk defa bir konsere (ben dahil:) seyircilerin yarısının geç girdiğini gördüm. E ne de olsa, çalan da Türk, oynayan da. Londra'nın en kasıntı konser salonlarından meşhur Barbican'a da doluşsak, o kadar rahatlık olacak. Az buz birşey değil hem, Selim Sesler geliyor, toplanip gırnata dinleyeceğiz. 50 kişiye en az 1 görevli düşüyor. Yok "Fotoğraf çekmek yasak", yok "kahve sıcaksa içeri alamayız", zebellah gibi dolanip ona buna laf ediyorlar. Ama ne fayda, Selim Sesler ve ekibi öyle bir çalıyor ki, daha üçüncü şarkıda ön saflara doğru ilerleyip oynamaya başlıyoruz. Akabinde Selim babanın da klarneti bırakıp göbek atmaya başlamasıyla iyice cesaretlenen kalabalığın "Camiye mi geldik ayol!" ve "Biz biliyoruz da mı oynuyoruz, Kalk kız kalk" damarları kabarıyor tabi. Son parçalara doğru bileni bilmeyeni atıyor göbecikleri.

Lakin sefamız ancak ilk yarının onuna kadar sürüyor. İkinci kısımda Selim Sesler gidiyor, başka bir ekip geliyor. Klarnet'le elektro gitarı karıştırıp doğu-batı sentezi yapmaya çalışmışlar ama roman havasının arka fonunda uzay gemisi efektleri, oynak ritmlerin arasına karışan liseli metal grubu etkileri kulakları tırmalıyor. Zaten çok geçmeden salon yavaştan boşalıyor. Canını dışarı atan seyirci grubuyla konser sonrası için vaadedilen partiyi beklemeye başlıyoruz. İçerideki müziğe bakınca ne bekleyeceğimizi tam bilemiyoruz ama meraklıyız da bir yandan.

Önce bir DJ gelip oyun havalarıyla disko müziklerini harmanlamaya kalkıyor. Saadet düğün salonu tadındayız ve tek eksiğimiz piyanist şantör. Tam sıkılmaya başlarken davul zurna sesleri duyuluyor. Bulduk ya artık memleketin ritmini, anında halaya kalkıyoruz. Beraber ve solo figürlerle şenlenken bir de dansöz geliyor, işte o zaman tam oluyor memleket. Artık cümle camia, kurtlarımızı dökmeyi nasıl özlemişsek, dakikasında özümüze dönüyoruz. Gece uzun, komut net: "Hadi kızım yandan yandan yandan...."

Deliler Şehri

Demin bir akıl hastanesinden geldim. Yok, telaşlanmayın, henüz kendim için değil. Sadece derdini anlatmaya çalışan bir adamı dinlemek için oradaydım. Birkaç sene öncesine kadar Türk mahallesinde bir kafe'de çalışan, evden işe işten eve giden, "normal" addedilen bir adamken, zaman ilerledikçe Londra'da kaçak bir göçmen olmanın ağırlığına dayanamayarak "Göçmen bürosunu ve belediyeyi Kraliçe'ye şikayet etmek amacıyla hastanenin önünden kaçırdığı ambulansı Londra sokaklarında 'Saddam geliyor' diye bağırarak sürecek" duruma gelmiş. Olayın abesliği bir tarafa adamın "Saddam geliyor" diye bağırma nedeni başlıbaşına bir araştırma konusu. Bu noktada dediklerini direk aktariyorum:

"Ben küçükken köyümde çobanlık yaparken çatışma çıktı. Örgüt beni kaçırdı. Gece kaçıp bir ağacın tepesine çıktım. Kozalaklar düştükçe çıkan sesten korkup 'bana ateş ediyorlar' diye diye sabahı ettim. Sonra da ailece köyden kaçıp kaçak olarak Londra'ya geldik. Burada 3 kişilik evde 8 kişi yaşamaya başladık. Güvence yok, yer dar derken sürkeli kavga ediyorduk. Belediyeye gittim ev istemeye, polis getirtip yaka paça attırdılar. Göçmen bürosuna gittim önce beni belediyeye yönlendirdiler sonra gene polis geldi. Birkaç hafta böyle geçti, sokakta yattım kalktım, sonra bir şekilde hastaneye düştüm. Hemşireler beni aşağıladı. O arada zaten Saddam Hüseyin'in yakalandığı dönemdi ve İngiliz'ler terörden çok korkuyordu. Bani de her devlet kurumu itip kakıp terörist muamelesi yapınca "Aceba ben terörist miyim?" diye düşünmeye başladım."

Adamla 2 saat kadar oturup konuştuk. Tanımlayamadığım bir farklılık var ama işin garibi aynı alışılmadık davranışları sergileyen, işinde gücünde, evli barklı pek çok kişi tanıyorum. Hatta içlerinde kariyerinde çok başarılı şekilde ilerlemiş, "toplum" tarafından saygı duyulan insanlar da var. Kesinlikle tam olarak "normal" değiller. Aslında hiçbirimiz değiliz. Hepimiz içimizde karanlık bir noktada günün birinde sapıtma potansiyeli taşıyoruz. Eğer tetiklenmezse bu potansiyelle yanyana hayatımızın sonuna kadar idare edebiliriz. Ne halt olduğumuz asıl tüm kalelerimiz yıkılınca, güvendiğimiz dağlara kar yağınca, hayat ayağımızı kaydırınca, kısacası "tutunamayınca" ortaya çıkıyor. Başa gelmeden ne olacağını söylemek güç. En az 3-5 büyük kriz atlatmadan kimse "benim karakterim güçlü, yıkılmam" diyemez.

Burası Londra; deliler kenti. Sokaklarında dünyanın çok az yerinde görebileceğiniz çeşitlilikte "sıyırmış" karakter görebilirsiniz. Hep derler ya, metropoller insana potansiyellerini gerçekleştirme fırsatı sunuyor. Delilikte en revaçta olan potansiyel işte. Eğer kaçak göçmen hayatı, yalnızlık, parasızlık, dışlanmışlık ve kendini ifade edememe gibi sayısız badirede delilik potansiyeliniz ortaya çıkmaz ve şansınız yaver giderse diğer potansiyellere sıra geliyor.

Burası Londra, deliler şehri, göçmenler şehri, hikayeler şehri. Size vaadettiklerinin hepsinin yaldızı 2 günde dökülse de ben garanti ediyorum ki; bu şehir sizden tüm aldıklarına karşılık en azından tek bir şeyi, ama belki de hayattaki en önemli şeyi sunacaktır: "ASLINDA NE OLDUĞUNUZUN BİLGİSİNİ"

Ve ben belki de şu anda sadece bunu öğrenmek için buradayım.

Modern yeni dünya


Sabah saat 8:15. Londra'nın en civcivli saatleri. Banliyö trenleri konserve gibi. Kapılar açıldığında önce bir parfüm bulutu yükseliyor. İçerisi her noktası kozmetiğe bulanmış insanlarla tıkış tıkış. En nezih halimiz ve en yapışkan gülümsememizle, sabahın köründe, kontrolden çıkmış bir takım tüzel kişiliklere kar ettirmeye gidiyoruz. Herkeste ayrı bir mahmurluk; bıraksalar bütün şehir en az iki saat daha uyur.

Bir buçuk senelik bir rölantiden sonra sabahın köründe başlayan bir mesaim var artık. İlk defa koşuma alınmış vahşi bir at gibi debeleniyorum. Ufak çaplı sinir krizleri ve iç hesaplaşmalarla trenin boğucu sıkışıklığından çıkıp kendimi metroya doğru sürüklüyorum. Geç kalma telaşıyla, ilk gelen treni kapasitesinin üzerinde dolduran modern dünyanın neferleri, yüz yıllık vagonlarla plazalarına doğru sefere çıkıyorlar. İlk durakta trenin çoğu boşalıyor. Burası Bank: minik adacıklara kurulu devasa plazalardan oluşan Londra finans merkezi. Siyah takım elbiseli bankacılar hergün üçüncü dünyanın cenazesini kaldırıyor. Avrupa'nın finans merkezi. Herkesin kendi çapında "sex and the city" çevirdiği, ayakları yerden bir karış yüksekte plaza forsalarının fink attığı hava civa bölgesi de diyebiliriz. Ama benim ineceğim yer burası değil.

Angel'a gidiyorum. Eskinin varoşu, şimdinin şık ve şirin öğrenci semti. Oradan otobüsle Newington Green'e geçeceğim. Sonunda "Green" olan çoğu yer gibi burası da Türk mahallesi. Bütün tabelalar Türkçe, neredeyse herkes Türk, o kadar ki tek kelime İngilizce bilmeden bir hayat geçirebilirsiniz. Çantayı ofise atıp, üzerimde ne işle meşgül olduğumu denetleyen kaç çift göz olduğunu hesaplayarak dışarı çıkıyorum. Son 1o senede, taş çatlasa 10 kere gazete okumuş insanları gazeteye ilan vermeye ikna etmem gerekiyor. Dükkan dükkan dolaşıp, konudan çok uzaklaşmamasına özen gösterilmiş havadan sudan muhabbetler ve devamında şansım yaver giderse bildiğiniz koyun pazarlığı. Gülmeliyim, hep gülmeliyim, pozitif olmalı ve mutluluk saçmalıyım. Ne de olsa müşteri velinimettir.

Aslında düşünüyorum da kapitalist ilişkiler son derece demokratik: müşteri olduğu sürece herkese eşit derecede bulunmaz hint kumaşı muamelesi yapılıyor. Müşteri hakikaten velinimet ve herkes sadece müsteriyken velinimet olduğu için sürekli bir müşteri olma çabası var. Ne de olsa ortalama bir Londra'lı hiçbir zaman Harrods'ta parfüm denerken olduğu kadar adam yerine konulmuyor. O değerli anlar için; kendini inci kolyeler ve tayyörlü kokteyller dünyasında hissetmek için arasıra bir şişe alkollü esansa birkaç yüz pound vermesi gerekebilir ama önemi yok. Ne de olsa orada onunla konuşurken kibarlıktan kırılan, şıkır şıkır giyinmiş satıcılar var. Ona kendini "filmlerdeki gibi" hissettiriyorlar. O anda ne satıcı Londra'nın 3üncü zone'undan gelmiş, hayatından bezmiş bir azınlık mensubu, ne de alıcı bilmemkaçıncı zone'un banliyölerindeki evinde 3 çocuğu ve tonoz kocasıyla boğuşan bir ev kadını. Şık parfüm şişelerinden yansıyan spot ışıklar altında nezih küçük sohbetler ederken başka dünyalara ışınlanıyorlar. Birazdan mesai bitecek, herkes o gün gördüğü yüzleri hafızasından silecek. Alıcı ve satıcı aynı metroya sığışmaya çalışırken, birbirlerinden yükselen boğucu parfüm kokularından rahatsız olup içlerinden sessiz küfürler edecekler.

Ben eve gidip uykudan çalacağım birkaç saate koca bir hayat sığdırmaya çalışacağım.

Son bir haftam Londra’nin kurtlar sofrasi emlak piyasasinda, 4-5 hafta kalacak cüzi fiyatli bir oda aramakla geçti. Noel ve yılbaşı dolayısıyla cümle ahalinin büyük şehre göç ettiği bu en olmaz zamanda ev aramanın ne denli büyük bir gaflet olduğunu ilk yarım saatte fark ettiysem de artik ok yaydan çıkmış, eşyalar paketlenmeye başlamıştı.

Muhtelif rivayetlere gore vaktiyle, Londra’da maddi durumu çök kötü olmasa da pek çok kişi, ek gelir olsun diye, yalnız kalmamak için ya da sadece oda bos kalmasın diye evlerindeki boş odaları kiraya verirmiş. Ama kulaktan kulağa abartılarak dolaşan “kötü kiracı” hikayelerinin de etkisiyle artık çok zorda kalmadıkça kimse oda kiralamaz olmuş. İlla kiralayacaksa da bilmemkac aylık depozit, ikametgah il muhaberi, temiz kağıdı, 6 vesikalık fotoğraf, banka hesap cüzdanı, çalışma ve oturma izni, vize fotokopisi……… artık aklınıza ne gelirse istemeye başlamış. En önemlisi de kontratlar en az 6 aylık yapılmaya başlanmış. Bu gelişmelerin ceremesini çekmek te ben ve benim gibi kısa sure kalacak yere ihtiyacı olan, öğrenci bütçeli gençlere düşüyor tabi. Aslında altı üstü bir oda, evlerin coğu zaten iki katlı, üst kata atıyorsun eşyaları bitiyor diye düşünebilirsiniz. Ben de öyle düşünmüştüm. Ama kazın ayağı farklı. 4-5 haftalık bir yer bakacaksanız eliniz mahkum internetten bulacaksınız. Malum internet te kazıkçı yuvası. Apartman dairesini ev diye yutturmaya calışanlardan, tek kişilik oda diye sizi tava getirip pazarlığın son safhasında “biraz daha yerleşince o odaya bir yatak daha koyup ikinci bir kiracı alırız” diyenlere (“Nasıl yani?” diye kükreyince de “Ayol ne olacak, yatağınız, dolabınız ayrı. Ne zararı olacak? İki kız gül gibi geçinir gidersiniz” diyip yüzsüzce sırıtıyor hatta bu kişiler), mutfağın ortasına suntadan duvar dikip bir yatak sığacak kadar iki odacık yaratıp fahiş kiralar isteyenlere kadar ne arasanız var. Bu üç örnek sadece benim karşılaştıklarım. İşin bir de internet tarafından mekanik kazıklanma boyutu var. Bu sanal kazıkçı emlakçılar, yarım saat keyfinize gore bir yer arayıp, son anda ev sahibinin telefonu için dünyanın parasını talep edebilirler hiç belli olmaz. Biraz da sabırsız olunca (benim gibi) delirip tüm numaraları teker teker aramaya, akabinde de adını bile bilmediğiniz alakasız bir muhite neşe içinde taşınabilirsiniz. Bu noktada hali hazırda delirmiş olduğunuz için, evin özellikleri, evi paylaşacağınız kişiler gibi detaylara pek dikkat etmeyeceğinizden bu fasıl piyango gibi. Bahtınıza ne çıkarsa. Garanti ediyorum en istemediğiniz şeylerden en az biriyle karşılaşacaksınız. Köpek sevmiyorsanız kopek, sessizlik istiyorsanız gürültücü komşular veya çocuklarla aranız yoksa (benim gibi) 4 çocuklu bir ailenin yanı. Eh artık, ne demişler sayılı gün çabuk geçer. Ben de 4 sene yalnız yaşamış bir insan olarak en kısa zamanda kendi banyom ve mutfağım olan bir mekana taşınmanın hayalini kuruyorum. Yeni yıldan talebim; cem-i cümlemize mutluluk, sağlık, huzur getirirken ek olarak bana bir ev, bir iş, bir de doktora kabulü getirsin.

Elini indir arkadaşım!

20 gün diye gidip 3 buçuk ay kaldığım yavru vatan TC'den sonunda ayrılarak bir kez daha Londra'ya geldim. Hatta bu sefer galiba yerleşmeye geldim. "Hayat kurmalıyım, bir balta bulup sap olmalıyım" ruh halinden midir nedir bu sefer etrafıma daha bir dikkatli bakmiş olmalıyım ki önceden dikkatimi çekmeyen bazi şeylere takıldım. Örneğin burada her köşe başında "lütfen görevlilere küfretmeyiniz ve saldırmayınız" meali bir kısım uyarılar bulunuyor. Eğer biri sizi bu kadar alakasız birşeyi yapmamanız icin uyarıyorsa dikkatli olmakta fayda var. Zira bunu izleyen birkaç dakika içerisinde kendinizi yasaklanmış eylemi yapmak icin dayanılmaz bir istek duyacağınız bir durumda bulacağınız kesindir. Artik bahtiniza metro bileti kesen ksenofobik ex-göçmen mi, "yeterince bağırırsam bu sefer kesin anlaşacağız" düşüncesiyle çığrışan görevliler mi düşer bilemem ama kesin birşeyler olacaktır. En iyi ihtimalle birine bir şey sorduğunuzda aldığınız cevabı mütehakkip yeni bir soru soracak ve muhatabınız ilk safhadaki soruda takılı kaldığından artık miyadını doldurmuş bir cevabı kelimelerin üzerine hunharca abanarak defalarca tekrarlayacaktır. Tüm bu durumların değişmez eşlikçisi de bir kısım anlamsız el kol hareketleridir. İste o an aklınıza önce bir söz gelir, sonra da 2 metre aralıklarla dağları taşları istila etmiş uyarı levhaları. Susmaya, göçmenliğin alamet-i farikasi anlamsız ve bıkkın bir sırıtışı yüzünüze yerleştirmeye karar verirsiniz. Sonra açarsınız bilgisayarı, söyleyemediğiniz o lafı ekrana karalarsınız:

ÖNCE O ELİNİ İNDİR ARKADAŞIM!!!!!

Lise kavgalarında parmak sallayarak "çıkışta bekleyenler"e, dolmuşçuyla polemiğe girenlere, iş mülakatında eline diline hakim olamayıp çıkışta bakkaldan birayla beyaz leblebi alanlara selam ederim. Elinize, dilinize, belinize hakim günler dilerim.

Savulun, Ferzan memleketten geliyor!


Cumartesi sabahı anladım ki memlekete gitmekle seyahate çıkmak arasında ciddi bir fark var. Uzun DKSK yılları boyunca dağa fazladan don bile götürürken kırk kere düşünmesiyle nam salan, tatile okul çantasıyla giden bendeniz, Ankara'dan İngiltere'ye 40 kilo yükle geldim! Nasıl oldu inanın ben de bilmiyorum. Dergiler, kitaplar, giysiler, pembe çizik zeytin, lokum, lavabo aç, boş CD derken bir süre sonra kendimi kaybetmişim. En son havaalanında ağzına kadar dolu bir sırt çantası, 20 küsur kiloluk bir çekçekli bavul, 3.5 kiloluk devlet gibi bir bilgisayar* ve bir omuz çantasıyla koşmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Devamı zaten fiyaskoyla cinnet arası bir şeydi.
31 aralıkta grev yapmaya karar veren Londra metro'su ve kafasına göre çalışmakta direten ultra bürokratik belediye otobüsleri** yüzünden helak oldum. Metrodan otobüse, otobüsten metroya atlayıp zıplarken hayatın anlamını sorgulama aşamasına geldim. İstanbul'dan Londra'ya geldiğim kadar süreyi, teyzemin evine ulaşmaya harcadım.
Değil ayakta duracak, nefes alacak bile kudret bulamıyordum ama inadım inat, yeni yıla Trafalgar meydanında girecektim. Ama belediyenin iradesi benimkinden baskın çıktı: yeni yıla otobüste girmek durumunda kaldım. Gene de güzeldi (ya da öyle olduğunu düşünmek istiyorum). Bir süre köprülerin üzerinde dolaştım, sarhoşları izledim, doğru tarafa gittiğini umduğum bir otobüse atlayıp uyuyakaldım. Bir ara adamın teki mızıka çalmaya başlayınca uyandım. Otobüsçe şarkı söyleyip tempo tuttuk. Sonra bir şekilde eve ulaşıp tekrar uyuyakaldım.
Lakin sabah uyandığımda gene bavullarımla başbaşaydım ve Victoria otogarına kadar uzuunnn bir yol vardı. Belediye otobüsündeki göçmen savaşlarını (bu başka bir hikaye ve başka bir zaman anlatılmalı) atlattıktan sonra metrodan metroya dolanarak Victoria semalarına geldim. Sürpriz: Yüzyıllara meydan okuyan Londra'nın, 500 yıllık altyapısıyla başa çıkamayan belediyesi, çam süsleme, havuz yapma, tüy dikme aktivitelerinden vakit bulup, kentin tek sehirlerarası otobüs terminaline giden tek metro çıkışına yürüyen merdiven falan koymamış. Yani başka bir ülkede ve ya şehirde gözüme batmaz ama lüks içinde yüzen Avrupa'nın en lüks mahallerinden birinde bu tür şeyler sinir bozucu oluyor.
Neyse Brezilyalı bir kızın da yardımıyla otobüse binmeyi başardıktan sonra Southampton'a vardım. Saf saf yolun bittiğini düşünüyordum ki, noel tatili dolayısıyla yurda giden otobüslerin kaldırıldığını farkettim. Tekeri iflas etmiş bavulum, çantam ve artık nefret etmeye başladığım bilgisayarımla kampüste "acı yok rocky" ruh halinde ilerlemeye başlamıştım ki Malezya'lı bir çocuk yardıma geldi. Kendisi sanırım Türkçe bilmiyor ama ben gene de buradan tekrar teşekkür ediyorum. Anladım ki, uzak ülkelerden gelenler yaklaşık aynı zorlukları yaşadığı için birbirini anlıyor, yardım ediyor.
Devamında zafer kazanmış kolordu komutanı edasıyla odanın ortasına attım bavulları. Hesapta eşyaları yerleştireceğim ama yarım saat sonra vazgeçip yattım zaten. Sabah uyandım ki, 8 metrekare oda panayır yeri gibi, adım atacak yer yok. Ama olsun, sonuçta eşya taşıma faslı bitmişti. En azından yaza kadar!
-------
Notlar:
*Bilgisayarım, 3.5 kiloluk ağırlığı, 15.2 inch ekranı, haşmetli görüntüsü ve mehter takımına taş çıkartan hızıyla bu sıfatı sonuna kadar haketmektedir. Kendisi ayrıca bit kadar hafızası dolayısıyla vasati 3-5 dakikada ancak açılabilmekte, programları kafasına göre bir sırayla ve verimsizliğin doruklarında bir düzenle çalıştırmaktadır. Her hangi bir prgorama müdehale etmenin 1001 türlü bürokrasi gerektirdiği bu şirin şey , tüm bu özellikleriyle hakikaten devlet gibidir.
**Londra'da belediye otobüsleri sizi kafalarına göre bir durakta indirebilir ve paşa paşa yeni bir otobüs beklersiniz. Bir sonraki otobüsün gelmemesi yüksek bir ihtimaldir ve şöförlerin de konuyla ilgili sizden fazla birşey bildiği yoktur. Burada canı sıkılan yeni düzenleme yapmaktadır. Düzenlemeler zırt ulaştırma dairesinin pırt panosunun sağ alt köşesine asılmaktadır. İşi gücü olmadığı varsayılan Londra'lıların her gün pano takip etmesi beklenmektedir.
Hey gidi Douglas Adams, sen ne mübarek bir adammışsın. Ben de Otostopçunun Galaksi Rehberi'ni kurgu sanıyordum. Meğerse sadece "İngiliz"miş.

Londra, bir tat, bir doku

Herkese selamlar, birkaç gündür Londra'daydım ve anlatacak sürüyle şeyim var. Ama maalesef bu arada yapılacak işler de biriktiği için uzun uzun yazmaya bugünlük zaman yok.
Londra'dan bahsederken öncelikle polis sayısının ve üst arama cinsi güvenlik önlemlerinin inanılmaz boyutlara çıktığını söylemem gerek. Beş sene evvel gittiğimde bir haftada 2-3 polis anca görmüşken bu sefer şehir sınırlarından girdiğim andan itibaren adımbaşı polislerle ve güvenlik görevlileriyle karşılaştım. Polisler demişken, pazarlama yeteneği resmen İngiltere'nin genlerine işlemiş (ve sanırım çok gelişmiş yavrusu Amerika'ya da geçmiş), yani sonuçta kolluk kuvvetini milli sembolü haline getirip anahtarlık ve T-şört olarak pazarlamak her babayiğidin harcı değil. Oysa ki, Londra'nın en bilinen sembollerinden birkaçı Big Ben, gezi otobüsleri, köprüler, Kraliyet ailesi ve İngiliz polisi! ve son olaylardan sonra İngiliz polisi artık silah da taşıyabiliyor.
Ben en iyisi şimdilik ecnebi memleket çelişkilerini bir kenara bırakıp, bir tat bir doku faslına döneyim:
*Londra diğer İngiliz şehirlerinden çok İstanbul ve New York'a benziyor. Abartmıyorum, emin olun tahmininizden çok daha fazla benziyor! Galata Köprüsünde "kuş sesi çıkartan düdük" satan adamdan bile var. Kendisi Millenium Bridge üzerinde aynı düdüklerden satıyor ve tek farkı Hintli olması. Benzerlikler bununla da kalmıyor; mesela Londra'nın trafiği İstanbul'dakinden bile kötü.
*Evden çıkarken yanıma trafalgar meydanında güvercinlere atmak için ekmek almıştım. Hevesim duble duble kursağımda kaldı çünkü tam da benim geleceğim haftasonu meydanda harıl harıl inşaata başlamışlardı, ne olduğunu tam çözemedim ama bilmemne sponsorluğunda bilmemne için sahne kuruyorlardı. Neyse, manzara gitse de güvercinler benimdir diyip oturdum bir banka, güvercinler zaten insana alışık, elimden yiyorlar falan. O arada 2 tane görevli geldi. Neymiş efendim "yassakk bacım". Niye yasak? Etraf pisleniyormuş. E be güzelim, trafalgarın ortasına cok uluslu şirket sponsorluğunda çam dikmeyi beceren belediye yerlere iki kova su dökmeyi mi beceremiyor? Türkiye'de devlet hiç bir açıklama yapmadan iki günde bir birşeyleri yasaklardı, kimse hesap sormaz, genelde kimse de yasağı sallamazdı. Burada ise devlet iki günde bir birşeyleri yasaklıyor, herkes hesap soruyor, devlet ortalama vatandaşı tatmin edecek kıvamda bir açıklama getiriyor, çoğunluk yasağa uyuyor, uymayanları da devlet uyduruyor. Ama en garibi, burada devletin yaptığı açıklamayı kimse tartışmıyor: önemli olan devletin açıklama yapması. Açıklama yapan devlet şeffaf devlet olarak algılanıyor ve açıklamanın içeriği ve mantığı pek sorgulanmıyor.
*Güvercinler bitti, belediye sincaplara göz dikti. Onları da yakında zehirleyeceklermiş.
*Türkiye medyasına dayanamayıp ülke değiştirdim ve gele gele daha beter bir medya ortamına geldim. Malumunuz İngiltere, Daily Mirror'u olsun, The Sun'u olsun bulvar gazetesi belasının doğduğu, palazlandığı ve halen de devam ettiği coğrafya olarak medyanın iki ucunu bir arada barındırıyor. Bir tarafta BBC gibi ismi de cismi de malum kurumlar, bir tarafta ise ekonomi ve politika sayfaları bile olmayan gazeteler. Bu gazetelerde ilk kısım "kendini yiyen kız" cinsi üçüncü sayfa haberlerine, ikinci kısım "celebrity" tabir edilen gereksiz magazin camiasına, üçüncü ve son kısımsa genelde futbola, özelde ise David Beckham'a ayrılıyor. Ve en vahimi de kimsenin BBC izleyip, The Independent okuduğu falan yok, hayallerinizi yıkmak istemem ama, en çok satanlar gene bulvar gazeteleri. Bu noktada unutmayınız ki, Türkiye'de de en çok bayi satışı olan gazete Bulvar'dır. (TSK er ve erbaşları dolayısıyla)
*Annemin dediğine göre ilkokulda defterime iki tane çizgi çeker yarım saat takla atarmışım. Bu durumda o yıllardan bu yıllara bir arpa boyu yol katedememişim. Hayır, yaş oldu 23, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite bitti, master'in da yarısına geldim, hala derse 5 dakika kala ödev çıktısı alıyorum. Sırf yarına ödev yetiştireyim diye saatlerdir bilgisayarı baştan kuruyorum, saat 11 oldu, mail'iydi, msn'iydi, blog'uydu, ekşi sözlük'üydü derken gene iş güç son ana kaldı.
Neyse, hazır hala 1-2 saatim varken, ben en iyisi bu gecelik veda edeyim.

Back to Home Back to Top FARLİMAS. Theme ligneous by pure-essence.net. Bloggerized by Chica Blogger.