insan iliskileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan iliskileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

He de geç

Geçmek bilmez mide ağrıları ve uykusuz geceler eşliğinde yaptığım iç hesaplaşmalar neticesinde dış dünyanın iç dünyama sızıp istikrarsızlık yaratmasına neden olan açığı bulmuş bulunuyorum: "he diyip geçme" beceriksizliği. Milletin ne ağzı, ne fikri, ne de paşa gönlü torba olmadığı için ortalıkta türlü çeşitli öneriler, talepler, fikirler, değerlendirmeler ve genellemeler uçuşuyor. Gün boyunca maruz kaldığım bu söz ve yazı öbeklerini yaratıcıları bile ürettikten 5 saniye sonra unuturken ben nedense eviriyor, çeviriyor, yorumluyor, kapışıyor, beynimi bulandırıyorum. Hayır bir de, kendi durumum için konuşuyorum, madem eninde sonunda gene bildiğini okuyacaksan elalemin derdinden gerilmenin ne getirisi var.

Bazen anne sözü dinlemek; "he diyip geçmek" lazım. Ama "he" demeyi öğrenmek öyle ha diyince olmuyor. Buradaki "He" yıllar içinde edinilen bir sosyal zırh çeşidi. Çarpışan arabalar misali cazgır cazgır geçen uzunca bir süre sonunda "ne yapıyorum ben, ne saçmalıyorum" denilmek suretiyle ediniliyor. Ama tavrı güçlendirmek, alışkanlık haline getirmek zaman istiyor. Bir kere elalemin lafına omurilikten tepki vermeyi bırakmak çok zor. Bence, reflektif savunma tepkilerinin oluşumu, "he" demekten daha bilinçsiz bir süreç. Her lafa tavır alıp "olduğumuza inandığımız şeyi" savunarak idealimizdeki kişiliğe yaklaştığımız ilüzyonuna kapılıyoruz. Bu klasik bir laf dalaşı şeklinde de olabilir, internet sitelerinde uzuuunnnn yorumlar yazarak ta. Hatta evde tavana bakarak kendi kendimize fikir yürüterek te yapabiliriz. Uzun felsefi ve entellektüel tartışmalarla kendimizi ya da fikirlerimizi sorgulayıp geliştirdiğimizden de pek emin olamıyorum çoğu zaman. Zira genelde bu tartışma platformlarında olay "kazanma", "lafı oturtma", "son sözü söyleme" eksenli gerçekleştiği için taraflar genelde kulakları ardına kadar kapalı ve kendi bildiklerine daha sıkı yapışmış halde ortamı terk ediyor. Hasbelkader fikrimiz olan her hangi bir konu geldi mi daha beyin lafı işlemeden düğmemize basılmış gibi konuşmaya başlıyoruz.

Oysa "he" diyip geçmek öyle mi ya. He demek için önce ne denildiğini duymak, irdelemek, saçma olduğuna kanaat getirmek, çaktırmadan sıvışmak ve konuyu değiştirmek için gerekli zemini hazırlamak lazım ki hakkıyla "he" denebilsin. Burada kilit nokta çaktırmadan "he" demek. Ne de olsa bu tavır karşıdaki kişiyi az buçuk ta olsa toy, salak vs. yerine koymayı içeriyor. Sonuçta millete açık açık "bilmez etmez konuşur" ya da "kim uğraşacak şimdi buna laf anlatmakla" diyemeyeceğimize göre diplomatik "he" deme yöntemleri geliştirmek lazım. Zamanla o da olacak artık. En olmadı bir süre Erdener Abi modunda dolaşırım ortada formatı oturtana kadar.

Deliler Şehri

Demin bir akıl hastanesinden geldim. Yok, telaşlanmayın, henüz kendim için değil. Sadece derdini anlatmaya çalışan bir adamı dinlemek için oradaydım. Birkaç sene öncesine kadar Türk mahallesinde bir kafe'de çalışan, evden işe işten eve giden, "normal" addedilen bir adamken, zaman ilerledikçe Londra'da kaçak bir göçmen olmanın ağırlığına dayanamayarak "Göçmen bürosunu ve belediyeyi Kraliçe'ye şikayet etmek amacıyla hastanenin önünden kaçırdığı ambulansı Londra sokaklarında 'Saddam geliyor' diye bağırarak sürecek" duruma gelmiş. Olayın abesliği bir tarafa adamın "Saddam geliyor" diye bağırma nedeni başlıbaşına bir araştırma konusu. Bu noktada dediklerini direk aktariyorum:

"Ben küçükken köyümde çobanlık yaparken çatışma çıktı. Örgüt beni kaçırdı. Gece kaçıp bir ağacın tepesine çıktım. Kozalaklar düştükçe çıkan sesten korkup 'bana ateş ediyorlar' diye diye sabahı ettim. Sonra da ailece köyden kaçıp kaçak olarak Londra'ya geldik. Burada 3 kişilik evde 8 kişi yaşamaya başladık. Güvence yok, yer dar derken sürkeli kavga ediyorduk. Belediyeye gittim ev istemeye, polis getirtip yaka paça attırdılar. Göçmen bürosuna gittim önce beni belediyeye yönlendirdiler sonra gene polis geldi. Birkaç hafta böyle geçti, sokakta yattım kalktım, sonra bir şekilde hastaneye düştüm. Hemşireler beni aşağıladı. O arada zaten Saddam Hüseyin'in yakalandığı dönemdi ve İngiliz'ler terörden çok korkuyordu. Bani de her devlet kurumu itip kakıp terörist muamelesi yapınca "Aceba ben terörist miyim?" diye düşünmeye başladım."

Adamla 2 saat kadar oturup konuştuk. Tanımlayamadığım bir farklılık var ama işin garibi aynı alışılmadık davranışları sergileyen, işinde gücünde, evli barklı pek çok kişi tanıyorum. Hatta içlerinde kariyerinde çok başarılı şekilde ilerlemiş, "toplum" tarafından saygı duyulan insanlar da var. Kesinlikle tam olarak "normal" değiller. Aslında hiçbirimiz değiliz. Hepimiz içimizde karanlık bir noktada günün birinde sapıtma potansiyeli taşıyoruz. Eğer tetiklenmezse bu potansiyelle yanyana hayatımızın sonuna kadar idare edebiliriz. Ne halt olduğumuz asıl tüm kalelerimiz yıkılınca, güvendiğimiz dağlara kar yağınca, hayat ayağımızı kaydırınca, kısacası "tutunamayınca" ortaya çıkıyor. Başa gelmeden ne olacağını söylemek güç. En az 3-5 büyük kriz atlatmadan kimse "benim karakterim güçlü, yıkılmam" diyemez.

Burası Londra; deliler kenti. Sokaklarında dünyanın çok az yerinde görebileceğiniz çeşitlilikte "sıyırmış" karakter görebilirsiniz. Hep derler ya, metropoller insana potansiyellerini gerçekleştirme fırsatı sunuyor. Delilikte en revaçta olan potansiyel işte. Eğer kaçak göçmen hayatı, yalnızlık, parasızlık, dışlanmışlık ve kendini ifade edememe gibi sayısız badirede delilik potansiyeliniz ortaya çıkmaz ve şansınız yaver giderse diğer potansiyellere sıra geliyor.

Burası Londra, deliler şehri, göçmenler şehri, hikayeler şehri. Size vaadettiklerinin hepsinin yaldızı 2 günde dökülse de ben garanti ediyorum ki; bu şehir sizden tüm aldıklarına karşılık en azından tek bir şeyi, ama belki de hayattaki en önemli şeyi sunacaktır: "ASLINDA NE OLDUĞUNUZUN BİLGİSİNİ"

Ve ben belki de şu anda sadece bunu öğrenmek için buradayım.

"Proper" bir aksan


Londra. Dünya metropolü. İngiltere'nin başkenti ama sokakta İngiliz'den çok yabancı görüyorsunuz. Zaten İngilizler de dahil burada yaşayanlar tam olarak Britanya'lı falan değil. Londralı diye ayrı bir kategori var. Amerika'da New Yorklu, Fransa'da Parisli olmak gibi İngiltere'de Londralı olmak. Bulunduğu ülkeden çok dünyanın tamamına ait karmaşık bir kategori metropollüler. Ve ben bunu çok seviyorum. Tıklım tıklım metrolar, ortada koşuşturan şaşkın turistler ve sokaklarda aynı dili ayrı şekillerde konuşan, hiçbiri diğerinin dediğinden bir şey anlamayan insanlar bu şehirleri diğerlerinden farklı yapıyor.

Özellikle de aksanlar başka pek az yerde duyacağınız çeşitlilikte. Yabancı kökenliler en ucuz işçiler olarak hizmet sektöründe tercih edildiği için "Uyan-işe git- işten çık-pub'a git-eve git-yat şablonundaki bir günlük hayat çemberinde en az duyacağınız şey İngiliz aksanı. Bir süre yaşadıktan sonra telefondaki sesten memleket tahmini yapabilmeye başlıyorsunuz. Doğal olarak sizin de aksanınız aynı etkiyi yaratıyor. Mesela dün bakkal 2 cümlede anladı Türk olduğumu. O da Venezuella'dan gelmiş, iki yıl Antalya'da yaşamış. Yabancının halinden yabancı anlar mantığıyla anında açıldı muhabbet. Öğlen arasında İngiltere'yi çekiştirdik bir güzel. Lafı şuraya getireceğim; burada aksanınız sizin kimlik kartınız. Aksanınızla ne kadar barışık olduğunuz da bence kimliğinizle ne kadar barışık olduğunuzla alakalı. Dün, küçük yaşta Türkiye'den İngiltere'ye gelmiş bir kız "Aksanın çok Türk gibi. Proper değil. İngiliz aksanıyla konuşmaya çalışmalısın. Yoksa seni buraya gelen Türklerle, Hintlilerle bir tutarlar. Entellektüel anlamda adam yerine koymazlar" dedi. Nasıl bir korku, nasıl bir mantık anlamadım. Sonuçta ben de Türkiye'den gelmedim mi? Zaten bulunduğum kefeye konmaktan kaçınmalı mıyım? Entellektüel aşamada ne zamandan beri aksan içeriği gölgeliyor? En önemlisi de "proper" aksan ne? Sonuçta dil iletişim kurmak için değil mi? Tamam, İngiliz'in memleketinde iyi seviyede İngilizce konuşmak önemli, yoksa ufacık bir çevre dısında kimseye dert anlatmak mümkün olmaz. Ama herkes ne dediğimi anlıyorsa konuşmamı eğip büküp bir başkasına benzetmek neden? Bütün bu sorularla kafam karıştı ama sonuçta kaale almamaya karar verdim. Ne de olsa lisan ayrı, aksan ayrı dava. Bir lisanı iyi konuşmak sağlıklı bir entegrasyonun kilidi. Bir lisanı bir başkası gibi konuşmaya çalışmak ise bir kendine güvensizlik, bir kıyıda kalmışlık, bir kendi kendini asimile etme çabası.

Aslinda bu aksan kompleksi, başta eski İngiliz sömürgelerinden gelenler olmak üzere çoğu yabancıda mevcut. Kabul görmek, İngiliz olmak, İngilizlerle aynı kefeye koyulmak istiyorlar. İşin ilginci, dünyanın yarısı kendilerine yaranma ümidiyle adını, dilini, yaşam tarzını yerinden oynatırken bütün bu saçmalıklarla en az ilgilenen İngilizler. Bütün yabancılar birbirlerinin telaffuzunu düzeltip ego tatmini yaşarken, İngilizler nadiren bu tip şeyler yapıyorlar.

Modern yeni dünya


Sabah saat 8:15. Londra'nın en civcivli saatleri. Banliyö trenleri konserve gibi. Kapılar açıldığında önce bir parfüm bulutu yükseliyor. İçerisi her noktası kozmetiğe bulanmış insanlarla tıkış tıkış. En nezih halimiz ve en yapışkan gülümsememizle, sabahın köründe, kontrolden çıkmış bir takım tüzel kişiliklere kar ettirmeye gidiyoruz. Herkeste ayrı bir mahmurluk; bıraksalar bütün şehir en az iki saat daha uyur.

Bir buçuk senelik bir rölantiden sonra sabahın köründe başlayan bir mesaim var artık. İlk defa koşuma alınmış vahşi bir at gibi debeleniyorum. Ufak çaplı sinir krizleri ve iç hesaplaşmalarla trenin boğucu sıkışıklığından çıkıp kendimi metroya doğru sürüklüyorum. Geç kalma telaşıyla, ilk gelen treni kapasitesinin üzerinde dolduran modern dünyanın neferleri, yüz yıllık vagonlarla plazalarına doğru sefere çıkıyorlar. İlk durakta trenin çoğu boşalıyor. Burası Bank: minik adacıklara kurulu devasa plazalardan oluşan Londra finans merkezi. Siyah takım elbiseli bankacılar hergün üçüncü dünyanın cenazesini kaldırıyor. Avrupa'nın finans merkezi. Herkesin kendi çapında "sex and the city" çevirdiği, ayakları yerden bir karış yüksekte plaza forsalarının fink attığı hava civa bölgesi de diyebiliriz. Ama benim ineceğim yer burası değil.

Angel'a gidiyorum. Eskinin varoşu, şimdinin şık ve şirin öğrenci semti. Oradan otobüsle Newington Green'e geçeceğim. Sonunda "Green" olan çoğu yer gibi burası da Türk mahallesi. Bütün tabelalar Türkçe, neredeyse herkes Türk, o kadar ki tek kelime İngilizce bilmeden bir hayat geçirebilirsiniz. Çantayı ofise atıp, üzerimde ne işle meşgül olduğumu denetleyen kaç çift göz olduğunu hesaplayarak dışarı çıkıyorum. Son 1o senede, taş çatlasa 10 kere gazete okumuş insanları gazeteye ilan vermeye ikna etmem gerekiyor. Dükkan dükkan dolaşıp, konudan çok uzaklaşmamasına özen gösterilmiş havadan sudan muhabbetler ve devamında şansım yaver giderse bildiğiniz koyun pazarlığı. Gülmeliyim, hep gülmeliyim, pozitif olmalı ve mutluluk saçmalıyım. Ne de olsa müşteri velinimettir.

Aslında düşünüyorum da kapitalist ilişkiler son derece demokratik: müşteri olduğu sürece herkese eşit derecede bulunmaz hint kumaşı muamelesi yapılıyor. Müşteri hakikaten velinimet ve herkes sadece müsteriyken velinimet olduğu için sürekli bir müşteri olma çabası var. Ne de olsa ortalama bir Londra'lı hiçbir zaman Harrods'ta parfüm denerken olduğu kadar adam yerine konulmuyor. O değerli anlar için; kendini inci kolyeler ve tayyörlü kokteyller dünyasında hissetmek için arasıra bir şişe alkollü esansa birkaç yüz pound vermesi gerekebilir ama önemi yok. Ne de olsa orada onunla konuşurken kibarlıktan kırılan, şıkır şıkır giyinmiş satıcılar var. Ona kendini "filmlerdeki gibi" hissettiriyorlar. O anda ne satıcı Londra'nın 3üncü zone'undan gelmiş, hayatından bezmiş bir azınlık mensubu, ne de alıcı bilmemkaçıncı zone'un banliyölerindeki evinde 3 çocuğu ve tonoz kocasıyla boğuşan bir ev kadını. Şık parfüm şişelerinden yansıyan spot ışıklar altında nezih küçük sohbetler ederken başka dünyalara ışınlanıyorlar. Birazdan mesai bitecek, herkes o gün gördüğü yüzleri hafızasından silecek. Alıcı ve satıcı aynı metroya sığışmaya çalışırken, birbirlerinden yükselen boğucu parfüm kokularından rahatsız olup içlerinden sessiz küfürler edecekler.

Ben eve gidip uykudan çalacağım birkaç saate koca bir hayat sığdırmaya çalışacağım.

Elini indir arkadaşım!

20 gün diye gidip 3 buçuk ay kaldığım yavru vatan TC'den sonunda ayrılarak bir kez daha Londra'ya geldim. Hatta bu sefer galiba yerleşmeye geldim. "Hayat kurmalıyım, bir balta bulup sap olmalıyım" ruh halinden midir nedir bu sefer etrafıma daha bir dikkatli bakmiş olmalıyım ki önceden dikkatimi çekmeyen bazi şeylere takıldım. Örneğin burada her köşe başında "lütfen görevlilere küfretmeyiniz ve saldırmayınız" meali bir kısım uyarılar bulunuyor. Eğer biri sizi bu kadar alakasız birşeyi yapmamanız icin uyarıyorsa dikkatli olmakta fayda var. Zira bunu izleyen birkaç dakika içerisinde kendinizi yasaklanmış eylemi yapmak icin dayanılmaz bir istek duyacağınız bir durumda bulacağınız kesindir. Artik bahtiniza metro bileti kesen ksenofobik ex-göçmen mi, "yeterince bağırırsam bu sefer kesin anlaşacağız" düşüncesiyle çığrışan görevliler mi düşer bilemem ama kesin birşeyler olacaktır. En iyi ihtimalle birine bir şey sorduğunuzda aldığınız cevabı mütehakkip yeni bir soru soracak ve muhatabınız ilk safhadaki soruda takılı kaldığından artık miyadını doldurmuş bir cevabı kelimelerin üzerine hunharca abanarak defalarca tekrarlayacaktır. Tüm bu durumların değişmez eşlikçisi de bir kısım anlamsız el kol hareketleridir. İste o an aklınıza önce bir söz gelir, sonra da 2 metre aralıklarla dağları taşları istila etmiş uyarı levhaları. Susmaya, göçmenliğin alamet-i farikasi anlamsız ve bıkkın bir sırıtışı yüzünüze yerleştirmeye karar verirsiniz. Sonra açarsınız bilgisayarı, söyleyemediğiniz o lafı ekrana karalarsınız:

ÖNCE O ELİNİ İNDİR ARKADAŞIM!!!!!

Lise kavgalarında parmak sallayarak "çıkışta bekleyenler"e, dolmuşçuyla polemiğe girenlere, iş mülakatında eline diline hakim olamayıp çıkışta bakkaldan birayla beyaz leblebi alanlara selam ederim. Elinize, dilinize, belinize hakim günler dilerim.

İsmen ve Cismen Asimilasyon

Yabancı bir ülkeye gelirken adaptasyonla asimilasyon kavramlarından hangisine yakın durulacağı, ideal şartlar altında, bir tercih meselesidir. Buraya gelmeden, kendi bakış açımın da etkisiyle çoğu yabancının "beğendiğimi alayım, beğenmediğimi bırakayım" tarzı seçmeci bir adaptasyonla yetinmek isteyeceğini düşünmüştüm. Gel gör ki, başta Asya'lılar olmak üzere pek çok kişi, iki kültür arasıda bir uzlaşma noktası bulmaya çalışmayı, kendini memleketinde asimile edip geliyor. (Eklemeden geçemeyeceğim, bu tavra Afrikalılar ve Orta doğulularda henüz rastlamadım. Nedendir bilmem, ama takdir ederim.) Bunun en uç noktası da kendi isimleri yerine en klişesinden birer İngilizce isim edinmeleri. Bu akımda da başı Asyalılar çekiyor. Mesela ilk dönem bizim katta adının Ben olduğunu söyleyen bir Vietmanlı vardı. Kendisi tüm ısrarlarımıza rağmen gerçek adını söylemedi.

Zaten Türkiye'de bile yamuk yumuk telaffuz edilen adımın son aylarda, dili dönmeyen bir tanıdık güruhu tarafından mundar edilmesinden kelli, isim konusunun ne kadar komik durumlara yol açtığının ben de farkındayım. Gene de insanın ismi kadar ayrılmaz bir parçasını sırf başkaları kolay söylesin diye bu kadar hevesle değiştirmesine akıl sır erdiremiyorum. İyi de olsa, kötü de olsa isim insanın çok kişisel bir parçası. Hatta bazı uygarlıklar ismin büyülü bir gücü olduğuna inanarak gerçek isimle gündelik hayatta kullanılan ismi ayırmışlar, gerçek ismi bilindiğinde cin peri taifesinin kontrol altına alınacağını bile iddia etmişler. "Beni X diye çağırın" demek temelde kişisel bir tercih olsa bile, doğma büyüme uzak doğulu adamlardan Ben, John, Peter gibi isimler duymak bende istemsiz bir sinir bozukluğuna yol açıyor.

Aslında isim değişikliği olayın sadece ufak bir kesiti. Asıl motivasyon gerçekten bir John, bir Peter olmak, olamazsa bile kendini kandırmak. Sonuçta herkes farkında o "Ben Asya'lıyım, Güney Amerikalıyım" diye bas bas bağıran yüz ve vücut tipi yerinde dururken isim değiştirmekle olmayacağının. Zaten bu hevesin sonu da yok. İsmini değiştirmekle başlıyor, badem göz ameliyatlarıyla devam ediyor, teninin rengini kimyasallarla 2 ton açmaya çalışırken kanser olmamayı becerenler maceralarını abartarak sürdürüyor. Tabi bu absürdlüklerin benim çevremde çok olmasının nedenlerinden biri de, İngiliz üniversitelerinin global kaymak tabaka arasında çok revaçta olması. Avrupa Birliği vatandaşlarından nispeten makul ücretler talep eden okullar yabancı öğrencilerden anormal harçlar alıyor. Bu da özellikle lisans bölümlerinde bir Nişantaşı, bir Bağdat caddesi tadı yakalanmasına yol açıyor. Globalleşmenin etkisiyle kendi memleketi standartlarından koparak gitgide birbirine benzemeye başlayan çeşitli ülkelerin kaymak çocukları da hazır Avrupa'ya kapağı atmışken iyice "özüne" dönme hevesine kapılıyor. Bu güruhun ortak kodları artık neredeyse her ülkede bulunan Starbucks, bilmemne marka tekstil ürünü, CNBC-e dizileri gibi ufak ayrıntılarda gizli. Mesela CNBC-e dizilerini ele alalım: Bütün bir dünya aynı şeyi izlerken yaklaşık aynı duygulara kapılıyorsa bunun 2 açıklaması olabilir. Ya ortada insan doğasına mükemmelen hitap eden bir başyapıt vardır ki CNBC-e dizilerinin bu kategoriye girmediği aşikardır. Ya da, "uzakta bir yerlerdeki kaliteli insanlar topluluğuna" ait olduğunu hissetmeye kararlı, uluslarüstü bir insan gürühunun tamamına hitap edecek kodları barındıran, akmaz kokmaz yavan bir mizah yapılıyordur. Ufacık tefecik bir ayrıntı gibi gözükse de CNBC-e dizileri sınırlarını aşarak 17-25 yaş arası kaymak çocukların ortak dilini oluşturmaya başladı. Kendi memleketinin "kalitesiz avam"ından kaçıp Avrupa'ya Amerika'ya sığınan, apolitik veletler topluluğu, tanışır tanışmaz coupling muhabbeti yapabiliyorlar. Starbuck'larda kahve içebiliyorlar. İşe girer girmez Ally Mac Beal klonuna dönüşebiliyorlar. Ve en önemlisi o güdük beyinleriyle sadece bu saçmalıkları yaparak tatmin de olabiliyorlar.

İşin garip tarafı Starbucks, CNBC-e gibi düzey göstergelerinin Avrupa ve Amrika'da avama ait olarak kabul görmesi. Yani ortada çocuklarına piyano dersi aldırarak sosyeteye girmeye çalışan küçük burjuva ezikliği de mevcut. Hoş Avrupa'nın kaymağıyla Asya'nın kaymağı aynı bozuk sütten karılsa ne fark ederdi. Gene de bu sınıf atlama çırpınışlarının kendi içinde de bu şekilde bir çelişki barındırıyor olması ironik.

havasına suyuna

Eğer İngiltere'nin sisli havasından bile daha sıkıntılı bir ruh haliyle sokakta dolaşıyorken, birileri yanınıza gelip "naber? benim adım... " diye konusmaya başlarsa ve bunu size yiyecek gibi bakmadan yaparsa kesinlikle Akdenizlidir. Eğer siz de Akdeniz'liyseniz vasati 5 dakika içinde can ciğer kuzu sarması olabilir, ertesi gün kendinizi 10 farklı memleketin vatandaşlarından müteşekkil bir grupla eğlenirken bulabilir ve hatta içlerinden biriyle hemşeri falan da çıkabilirsiniz. Yalnızlıktan delireceğinizi düşünürken bir anda neşelenir, "Hayat güzel aslında" dersiniz. Hayat garip, hayat işgüzar, insan eşşeğini haybedip bulduruyor mütamadiyen. Ve gene de güzel.....

İdeal insan "ihmal" avında

Beklenmedik, istenmedik birşey olduğunda bütün olayı bir "ihmal"e bağlamak ne kadar kolay kolay aslında. Özellikle de günün birinde bizim ya da çok sevdiğimiz birilerinin başına gelmesi muhtemel kötü bir olayı duyar duymaz ilk iş olarak hoyratça ihmal arayıp buluyoruz. Uçak düşer pilotaj hatası olur, çığ düşer ekip hatası olur. Herhangi bir durumda ihmal bulmak dünyanın en kolay işi. Kim "ben hayatta her işi kitabına uygun yaptım. Hesaplanmamış hiçbir risk almadım" diyebilir ki? Ben diyemiyorum şahsen. Ayrıca çoğu durumda "kitabına uygun davranmak" riskin en büyüğü oluyor. En azından hayati zaman kayıplarından kaçınmak için kuralları ucundan tırtıklamak zorunda kalıyoruz. Zaten riskten kaçma yolunda işi "yıldırım düşer korkusuyla evde oturma"ya kadar götürüp delirmek te mümkün.

İhmal aramak aslında, ruhen yetişkinlikten nasibini alamadığı için hayatın kötü sürprizleri karşısında mütemadiyen şok geçiren insangillerin favori kaçışı. Ne de olsa işin ucunu ihmale bağlayınca, aynı şeyin kendi başına gelme ihtimalini düşünmek zorunda kalmıyor. Çünkü o "ideal bir insan" olduğu için asla ihmalde bulunmaz. Bulunmuşsa bile, ya ihmallerini fark etmeyecek kadar salaktır, ya da hatırlamamayı tercih ediyordur. Trafik kazası falan izlemeye de bayılır bu ideal insan. İyice bakar ki, bir ihmal bir terslik bulsun, kendisinin kaza yapan şöförden farklı olduğuna inanıp rahatlasın.

Tamam, "İhmal öldürür". Tamam, "Kendimizin ve başkalarının ihmallerinden ders almalıyız". Ama ihmal arayışını merhumların, kazazedelerin iki lafla infazına kadar götürmeden önce en azından şunu hatırlamak gerekir: kıyısından dönülmüş ölümcül kazalar arkadaş sohbetlerinin favori malzemesidir. Daha da beteri, beladan ne kadar kıl payı (ve şans eseri!) sıyrılınmışsa olayın kahramanı o kadar prestij kazanır. Ve aynı durumda sadece o yaşamsal kıl payını yaratan şans yüzüne gülmediğinden mağdur olanlar acımasızca yerin dibine sokulur. Peki bu durumda bir haksızlık, bir ironi, ya da en azından bir gariplik yok mu?

Look Pretty!

Geçen hafta sınıfımızın organizasyon komitesi başkanı Christine ablamız, bizi sosyalleştirme başarılarına bir yenisini daha ekleyerek "Christmas Partisi" önerisiyle geldi. "Nasıl birşey olacak?" soruma ise "Herkes içkisini getirecek, Sam'in evinde takılıp oradan da şehre ineriz. Just Look Pretty (Hoş gözük yeter!)" yanıtını verdi. Alem yapma anlayışı ODTÜ topluluklar barakasında sıcak şarap kaynatmak ya da komünist bakkaldan bira alıp yüzüncü yıl semalarında bir evde toplaşmak şeklinde olan bendeniz, "Look Pretty" komutunu nasıl algılamam gerektiği konusunda önce bir süre kara kara düşündüm. Akabinde de, ne yardan ne serden geçecek bir görüntü yakalamak amacıyla, iki aydır önemli gün ve hafta üniforması olarak kullandığım etekle bluzu üzerime geçirip olay yerine intikal ettim. Geceyle ilgili izlenimlerim şu şekilde:
1) Efenim Türkiye'deki tam karşılığı; 3 kat rimel, mavi göz kalemi, parlak ruj, cıngıllı veya dar bluz ile donanmak olan "Look Pretty" kavramı burada cıngıllı far, etek ya da kumaş pantolon ve muhtelif dekolteler anlamına geliyor. Topuklu ayakkabı deneyimi düğün, sünnet ve iş mülakatıyla sınırlı (benim de içinde bulunduğum) anlayışın aksine, İngilizler aktivitenin önem derecesine göre artan topuklu ayakkabı giymek gibi bir yol benimsiyorlar.
2) Daha önce bırakın tamamı kravatlı bir grup adamla bara gitmeyi, erkek sayısının kız sayısından fazla olduğu bir sınıfa bile düşmemiştim. Bu nedenle her hafta sabah 9.45 dersinde eşofmanla görmeye alıştığım adamları bir anda karşımda koyu renk takım elbiseyle görünce ister istemez mafya dizisi setine düşmüş gibi hissettim. İlk başta açıkçası biraz yadırgadım ama devamında o kılıkta da pek güzel şeberdiklerini fark edince rahatladım.
3) Kendisiyle barışık insanlarla birlikte olmak her koşulda kilit nokta. Kimse kimsenin yaptığıyla ilgilenmediği, herkes kendi kafasına göre takıldığı bir grupla dolaşmak çok keyifli oluyor. Burada pek kimsenin "karizmayı dağıtma" derdi olmadığı için insanlar daha rahat hareket ediyor ve sanırım İngiltere'nin en sevdiğim tarafı da bu. Ancak Türkiye'nin davranış ritüellerine alışıksanız bu duruma adapte olmanız biraz zaman alıyor ve siz kendinizi "yanlış birşeyler" yapmamak için kasım kasım kasarken, çevrenizdekiler sıkıldığınızı ya da keyifsiz olduğunuzu düşünebiliyorlar. Bu durumda en iyisi, duygu ve düşüncelerinizi açık açık söylemek, ki benim de yaptığım tam olarak bu. Böylece kimse kimsenin aklını yarım yamalak okumak zorunda kalmıyor.
4)Espri anlayışına ve kültürel kodlara alışık olmamak dolayısıyla biraz zorlanabiliyorsunuz ama bu durumda da en iyisi olayları akışına ve zamana bırakmak. Hırs küpü olmanın alemi yok. Sonuçta karşınızdakiler aklı başında insanlarsa, yabancı olduğunuzun farkında oldukları için ona göre davranıyorlar.
5) Sınıfımı seviyorum!

Beklenmedik Sosyalleşmeler

Christmas etkinliklerinin alıp başını gittiği Avrupa semalarından tekrar merhaba. İki aydır mutfakta selamlaşmakla yetindiğim yurt arkadaslarıyla, son günlerde Noel münasebetiyle can ciğer kuzu sarması olmuş durumdayız. Ben de, üniversite hayatı boyunca tüm milli ve dini bayramları (ve hatta okul döneminin de önemli bir kısmını) dağda geçiren bir insan olarak Noel'in bir kaynaşma vesilesi olmasına şaşırsam da, gelişmelerin tadını çıkarmaktan geri durmuyorum.
Dillere destan yurt partimiz bundan 10 gün kadar önce "Hediye çekilişi yapalım. herkes birbirine birşeyler alsın ama kimse kimin ismini çektiğini söylemesin" fikrinin ortaya atılmasıyla başladı. Hediye çekilişi her ne kadar ilkokuldan beri alışmış olduğumuz bir kavramsa da burada beklediğimden iyi sonuç verdi. Takdir edersiniz ki; 20'sini geçmiş insanlar olarak artık ilkokuldaki gibi bakkaldan alınma tükenmez kalemi cross kalem kutusuna koyup birbirimizi kazıklamamız pek olası değil. Bu nedenle son 10 gündür uygun bir hediye alma amacıyla herkes birbirinin hobilerini, giyim zevkini, mantalitesini falan öğrenmek için ciddi bir gayret gösterdi. Topluca şehre inip dükkan gezmeler, gereksiz bahanelerle birbirimizin odasına göz atmalar derken birbirimizi tanıma fırsatı bulduk. (Bir kısım zübükzadelerin "pahalı hediye kulisleri" de olmadı değil ama o kadarı da olacak artık.)
Hediye faslından sonra bir diğer kutlama klasiği olan "herkes kendi yöresinin yemeğini yapsın" faslına geçildi. 7 kişilik katımızın 6 milletten adam barındırması sebebiyle bu fasıl özellikle pek şenlikli geçti. Benim revani ve mozaik pasta ile Türk spesiyallerini temsil ettiğim geceye Belçikalı ve İngiliz bacılarımız da çikolatalı kekle katıldılar. Mutfak bilgileri fırına pizza sürmekten ibaret olan erkekler ise kendi mamleketlerinden birer kız bulup ona yemek yaptırma yoluna gittiler. Mutfağımızın beklenmedik ziyaretçilerle dolup taştığı bu dönemde bir ara ben bile Vietnamlı kızlarla pirinç dolması (spring roll) sardım. Memleketlisinin işi çıkması nedeniyle bildiği en kolay yemeği yapmaya karar veren bir başka oda arkadaşı ise "menemen" yapıp Çin yemeği olduğunu iddia etti. İngiliz oda arkadaşlarından erkek olanı, evsahibi psikolojisiyle alışverişi üstlendi. Brezilyalı oda arkadaşı ise yapılan yemeklere yan yan bakıp dünya kupası fikstürü hazırlamakla ve gece boyunca futbol eksperliği yapmakla yetindi.
Tüm bu hazırlıklardan sonra dün gece 8 buçuk sularında, İngiliz eğlencelerinden örnekler sunulan parti başladı. Aktivitelerden bazılarını örneklemek gerekirse:
a) Kim kimi ne kadar tanıyor testi: Organizasyondan sorumlu bacılarımız sağolsunlar "X'in annesinin adı ne?", "Y hangi bölüme gidiyor?", "Z kaç kardeş?" gibi sorular hazırlamışlar. Bunları yanıtlamaya çalışırken birbirimizi tanıma fırsatı bulduk.
b) Hediye paketi açmaca: Bu oyunda ortada bir tane kat kat sarılmış hediye paketi var. Müzikle birlikte paket elden ele dolaşmaya başlıyor. Müzik durunca paket kimin elindeyse o kişi en üstteki kagıt katmanını açıyor ve bir alttaki katmanda duran bir post-it'te yazılanları yapıyor. Bizzat benim de bir adet bira fondiplemek durumunda kaldığım oyunda, "yanında oturanın kirli çorabından bira içmek", "5 kaşık şekerli kurufasulye (baked beans) yemek" gibi beterin beteri cezalar vardı. Söylemeden geçemeyeceğim, bu baked beans İngilizlerin favori gıdalarından. Kendileri bunu günde 3 öğün bayıla bayıla yiyorlar. Ama, İngiliz olmayanlar için cidden en beter cezalardan biri oluyor kaşık kaşık baked beans yemek.
c) Dünya kupası tahminleri: Aslında bu kısım hiç hesapta yoktu ama bir ara heves edip hepimiz birer fikstür doldurduk. Benim tahminim finalde Portekiz'le Almanya eşleşecek.
Akabinde odalardan birine doluşup film izlediğimiz gece dürüst olmak gerekirse beklediğimden çok daha eğlenceli geçti. En önemlisi de bugün odaca daha bir samimiyiz ve bu da yurt hayatımın daha iyi geçecek olması demek. Salı gecesi de sınıftakilerle toplanıyoruz. Umarım o da bu kadar hoş olur.
Son olarak, organizasyonda emeği geçen tüm oda arkadaşlarıma ve kızını ziyarete gelirken arabanın bagajını ağzına kadar bira dolduran (hem de en ala Belçika birası!) Karen'in babasına teşekkür eder bunu okuyan herkesin gözlerinden öperim.

Sabun ve Beyaz Peynir

Demin, annemin aylar önce aldığı ve buralara kadar benimle gelen beyaz bebe sabunlarının sonuncusunu açarken aklıma geldi de, sokakta yürürken, markete giderken her an sizi aklında tutan ve gündelik ihtiyaçlarınızı düşünmekten vazgeçemeyen birilerinin olması çok güzel bir şey. 20 yaşını geçeli seneler olmuş oğullarına çorap-çamaşır, eşşek kadar olmuş kızlarına diş fırçası ve sabun alan, evini kuşatan 200 metre yarıçaplı alanda 4 tane süpermarket bulunan evladına her ziyaretinde süt, yoğurt, peynir, meyva getiren, yaptığı yemekten 1 kap yollama hevesiyle babayı Ankara ayazında yollara düşüren anneler, neresinden tutarsanız tutun komik bir fenomen ama tüm bunlara alıştıktan sonra kendi erzak ve sabunlarınızla başbaşa kalmak ta ilginç bir burukluk yaratıyor. Bunun kendi hayatını idame ettirmekle falan alakası yok. Sonuçta ortalama zekalı, ortalama bütçeli bir insan (ne kadar nazlı yetişmiş olursa olsun) zorda kalınca, en azından makarna yapıp yumurta kırmayı becerebilir. Hatta ortalama bir yurdum kızı da heves ettiği müddetçe zaten, annesinden bile iyi yemek yapacaktır. Ama başınızın çaresine bakabiliyor olmanız "Kızım mercimek yaptım, sen seversin, babanla yollayayım mı?" şeklindeki o telefonu "of anne ne gerek var gece gece!" diye cevaplamayı özlemenizi engellemiyor. Olay sabun ve beyaz peynirden ziyade düşünülmek, birilerinin gündelik hayatında yer etmek, en alakasız zamanlarda en alakasız şeylere bakıp sizi hatirlayan birilerinin olması. Özlemek, özlenmek.
...özledim...

...tutmayın beni...

Son zamanlarda gezi gözlem planlarımı açtığım insanlar, anlayamadığım biçimde sürekli beni dizginlemek için çırpınıyorlar. Evden uzaklaştıkça, korkuları artıyor gibi. "Yalnız gezme iz olur, kara basma üşütür verem olursun" ekseninde dönen domestik paronayalardan şu ana kadar dile getirilenler şu şekilde:

-Bulgaristan'a tek başına gidersen tehlikeli olabilir. Zaten de hava erken kararıyor, bişey göremezsin, gezemezsin (gene en mantıklısı bu, zaten aklımam yatan ve uygulamaya karar verdiğim tek öneri de bu oldu)

-Yılbaşı gecesi Londra'da bir başına ne yapacaksın? Bizimle Ankara'da otur işte. Gece gece başına birşey gelir. (Ara Not: Londra, her 31 Aralık gecesi binlerce kişinin şehrin göbeğine indiği, sabaha kadar tozutup, her saatte de evine dönebildiği güzide bir şehrimizdir)

-İstanbul'dan Ankara'ya karda kışta nasıl geleceksin? (Ara not 2: İstanbul'dan yola çıkan bir otobüs ortalama 5 buçuk saatte Ankara'ya varabilmekte, en kötü ihtimalle bir süre Bolu dağı semalarında mahsur kalmaktadır. Henüz Bolu dağında otobüsü yolda kaldı diye hayatı kayan olmamıştır)

-Londra'da tek başına yolunu nasıl bulacaksın? (Ara not 3: Söz konusu önermenin muhatabı daha önce New York'ta, Londra'da ve en beteri de İstanbul'da bol miktarda tek tabanca aylaklık etmiştir. Türkçe ve İngilizce olarak yol sorma ve dert anlatma fasiliteleri bulunan bu insan evladı, herkesin İngilizce konuştuğu ve kendisinin de zaten daha önce gittiği Londra gibi bir şehirde nasıl kaybolabileceğini anlamamaktadır.)

Kezban'ın bile 30 sene önce Paris'te film çevirdiği Avrupa coğrafyasına mı güvenemiyorsunuz, bana mı güvenemiyorsunuz, uzakta olunca olaylar dramatik bir boyut mu kazanıyor bilemiyorum ama hakikaten bunalmaya başladım.

Back to Home Back to Top FARLİMAS. Theme ligneous by pure-essence.net. Bloggerized by Chica Blogger.